Urmevî ve Merâgî

Klâsik Müziğimizin İki Büyük Şahsiyeti

Klâsik Türk Müziği, kökeni bilinen en eski dönemlere kadar uzanan sesleri doğal frekanslara dayalı, makam, usûl, form anlayışları bakımından kendine özgü, müziğin sadece melodi ve ritm unsurlarını kullanıp insan sesine ağırlık veren, aktarımı (nota yoluyla değil) “meşk” adı verilen bir özel öğretim sistemiyle sağlanmış, Türklerin yaşadığı geniş coğrafya ve ilişkide bulundukları çeşitli toplulukların sağladığı etno-kültürel unsurlar nedeniyle zenginleşmiş ve renklenmiş büyük bir sentez sanatı, yüksek bir medeniyet müziğidir.

Klâsik Türk Müziği aşağıdaki gibi dönemlere ayrılabilir:

  1. İlk Dönem (Merâgî öncesi)
  2. Klâsik Dönem (Merâgî’den Hacı Ârif Bey’e kadar)
    2. a. İlk Klâsik Dönem (Merâgî’den Itrî’ye kadar)
    2. b. Klâsik Dönem (Itrî’den Dede Efendi’ye kadar)
    2. c. Neo-klâsik Dönem (Dede Efendi’den Hacı Ârif Bey’e kadar)
  3. Romantik Dönem ve Son Dönem (Hacı Ârif Bey’den bu güne).

Gelişimini en çok Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerçekleştiren bu müziğin teorisi eldeki kaynaklara göre ilk kez Safiyüddîn Abdülmü’min Urmevî (1224-1294) tarafından yazılmıştır.

Safiyüddîn, Urmiye (Rızaiye)’li bir ailenin çocuğudur. Çok iyi bir öğrenim gördüğü elde bulunan eserlerinden anlaşılmaktadır.

1250 yıllarında son Abbâsî halifesi Mu’tasım Billâh’ın Bağdat’taki sarayında hem musâhib olarak bulunuyor, hem de halîfenin ünlü kitaplığıyla ilgileniyordu.

Bağdat’ta sevilip sayıldığı, rahat yaşadığı günler, Moğol İmparatoru Hülâgû’nun 1258 yılında Bağdat’ı istilâ etmesi ile son buldu. Halîfe öldürülmüş, şehir yerle bir edilmiş, kütüphâne yakılıp yıkılmış, kitaplar Dicle nehrine dökülmüştü. Bu karışık günlerde Safiyüddîn’in yeni hükümdârın huzurunda ud çaldığı, sanatkârlığı sayesinde hayatını ve servetini kurtardığı anlatılmaktadır.

1265 tarihinde Bahâeddîn Muhammed Isfahan vâlisi olunca, onunla birlikte Isfahan’a gitmiş, ancak kendisini himâye eden Cüveynî ailesinin gücünü yitirerek çökmesi üzerine Safiyüddîn de unutulmuş, hayatının son yıllarını tam bir yoksulluk içinde geçirmiştir. Hattâ 28 Ocak 1294 tarihinde Isfahan’da bir borç yüzünden düştüğü hapishânede ölmüştür.

Safiyüddîn, sistematik nazariyenin kurucusudur. Türk Mûsikîsi’nin ses sistemini bilimsel temele oturtan ilk kişidir. Mûsikînin pratik yönleri ile de uğraşarak bir çok mûsikî âletini çalan, makamlarımızın insan psikolojisi üzerindeki etkilerini de inceleyen büyük bir ses fiziği ustasıdır.

Mûsikî aletlerinden Santur, Nüzhe (Mugni) ve Kânun hatta Lâvta gibi sazları, Isfahan’da bulunduğu yıllarda îcâd ettiği söylenir.

Eserleri, Doğu ve Batı müzikologlarınca derinlemesine incelenmiş, açıklamalar yapılmış, Türk Mûsikîsi’nin başlıca kaynağı olmuştur. Kendisinden sonra gelen hemen tüm nazariyatçılar, eserlerini onun düşüncelerini temel alarak yazmışlardır.

Aynı zamanda devrinin ünlü bir hattatı olduğu söylenen Safiyüddin, Kindî’den sonra Ebced Notası’nı ilk kez kullanan sanatkârdır.

Aşağıda notası ilk kez icrâ edilmeye hazır hâlde sunulan Nevrûz Remel Beste’si Türk Mûsikîsi’nin elimize ulaşan en eski örneğidir.

urmevi_meragi_1

İlk Klâsik Dönemin muhteşem eserlerini veren büyük besteci ve nazariyatçı Abdülkâdir Merâgî (1360-1435) aynı zamanda Klâsik Dönemin başlangıcı sayılır.

Abdülkâdir, Güney Âzerbaycan’ın önemli şehirlerinden Meraga’da doğdu. Babası çağının bilginlerinden Gıyâseddîn Gaybî’dir. İlk derslerini mûsikînin pratik ve teorik dallarında da üstad olduğu bilinen babasından aldığı sanılmaktadır.

Bestekârlığının yanı sıra, şair, ressam, hattat, sâzende, hânende ve nazariyatçıdır. Mûsikî sanatını fizik açısından inceleyerek bugün de önemini koruyan bazı nazarî bilgileri açığa çıkarmıştır.

Çok ilginç, fırtınalı bir hayat sürmüştür. Babasının ölümünden sonra Tebriz’e gelerek Ahmed Celâyirî’nin himâyesinde bulunmuş, 1386 yılında Âzerbaycan’ın istilâsı nedeniyle sultânla birlikte Bağdat’a kaçsa da, kısa bir süre sonra Timur’un eline esir düşmüştür.

Sanatı çok seven Timur, diğer sanatçılarla birlikte onu da Semerkant’a göndermiş, ancak Timur’un akıl hastası oğlu Miranşah’ın yanında her an ölüm tehlikesi altında bunalan Merâgî, bir süre sonra kılık değiştirerek saraydan gizlice kaçmayı başarmıştır.

1401 yılında Bağdat’ı yeniden işgâl eden Timur, bir rastlantı sonucu Merâgî’yle karşılaşınca, hiç tereddüt etmeden îdâmını emretmiş, ancak cân havliyle okuduğu Kur’an, bağışlanmasını sağlamıştır. O olaydan sonra Timur, ona eski saygınlığını iade etmiş ve uzun yıllar yanından ayırmamıştır.

Merâgî, 1405 yılında Timur’dan saraya dönmek için izin ister. Bu isteği geri çevirmeyen Timur, onu sanata ve sanatçıya verilen değer bakımından ilginç bir fermanla Semerkant’a yeniden gönderir.

1421 yılında Bursa’ya gelerek, eserlerini Sultân II.Murad’a sunduğu, büyük takdîr ve iltifâtlarla karşılaştığı rivâyet edilir.

Merâgî, büyük bir bestekâr, sâzende, hânende, şâir, ressam ve hattattır. Mûsikî sanatını bir modern fizikçi gibi ele alarak incelemiş, gizli yönlerini açığa çıkarmış, besteleriyle Türk Mûsikîsi klâsik ekolünün başlangıcını sağlamıştır.

1435 yılında (İstanbul’un fethinden yaklaşık 20 yıl önce) Timur’un oğlu Sultân Şahrûh’un başkent yaptığı Herat’ta vebâ salgınından ölmüştür.

Bu dâhî besteci ve bilginimizin ömrünün son yıllarında kaleme aldığı uzun otobiyografik mektubundan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyoruz. Merâgî’nin bütün zamanların en büyük bestecilerinden biri olarak, kendi eserleri hakkındaki değerlendirmesi -eserlerinin değerini ölçebilmek bakımından- dikkat çekicidir.

“Geliştirip yetiştiren kudret sâhibine şükür ve hamd olsun ki, o her ülkede beni azîz etti.

Yıllarca zevk ve safâ ile ömür sürdüm, cihan pâdişahlarından huzûr ve istirahate erdim.

Asrın pâdişahlarının meclisinde, saraylarda, bağlarda, eyvanlarda bulundum.

Oralarda cân sazlarının nağmelerini yücelttim, nice uygun tasnifler yaptım.

Önce o cihân pâdişahı sahipkıran pâdişah Sultan Uveys’ten ihsan ve in’ama nâil oldum.

Adâlet ve ihsan sahibi bir pâdişahtı, dünyâya adalet ihsan etmiş, lûtuf ve mürüvvet yaymıştı.

Bazı vakit olurdu ki, mecliste bana “söz söyle” derdi; “mihnetten elemden kurtulayım, huzûra ereyim”.

Kimi de olurdu ki, “Abdülkâdir” derdi, “udunu okşa”, “ey cihanda misli bulunmayan kişi, mûsikîye başla”.

Bazı kere, “bir nevbet tut”, bazı kere “gazel oku”, “çünki, dünyada sana bedel bir kişi bile yok”.

Güzeller, ay yüzlüler, hep birden “Ey Abdülkâdir” derlerdi, “cân senin sazına, sesine susamıştır”, “senin elin, senin sesin, derde dermân olmuştur”; başıma altınlar saçarlardı.

Sonra pâdişahlar pâdişahı, dinin kutbu Timur Kürken, Allah’ın takdiri ile Bağdat’a geldi, kuluna lûtuflarda bulundu.

Beni Semerkand’a yolladı; köy, ev, bağ, bostan ihsân etti.

Mâverâ’ün-Nehr’i cennet gibi bir yer gördüm, halkını tümden tertemiz yaratılmış buldum.

Şeyh, kadı, ihtiyar, genç, ileri gidenler, geri kalanlar, hepsi benim hakkımda iyi zan sahibi oldular.

Hepsi de, “Ey olgunluk sâhibi” dediler. “Seksen yıldır biz senin gibi bir zatı, olgun bir kişiyi görmedik”.

O asrın pâdişahının çocukları da, köşkte, eyvanda bana kul-köle oldular.

Pâdişah, askeri ile gelip atından inince, zamanlı-zamansız beni arardı. Önce “Hadi” derdi, “Söze başla da, canla gönül, adamakıllı zevke nâil olsun”.

Bana daima “Ey eşi olmayan olgun kişi sağ olasın”, “Âlemde sana benzer bir hüner sâhibini, senin gibi bir kişiyi kim görmüştür acabâ”, “Senin benim yanımda olmanla övünmedeyim” derdi.

Hükmü yürürdü, ordusu vardı, sonsuz mala mülke sahipti…
ama ölümü kendisinden men edemedi.

Cihân pâdişahları cânla-gönülle beni beslediler, yetiştirdiler, ama şimdi onlar da perde arkasındalar…

Benim de,
Ömrümün yeni ayı dolunmaya yüz tuttu, âlemin zevk ü safâsı gönlüme acı gelmeye başladı.

Günlerin, ömrün sâkîsinin bana sunduğu kadehin dibinde bir yudum şarap kaldı.

Saçım başım ağarmış…

Fakat yüzüm kara, utanmadayım. İhtiyarladım, zayıf bir hâle geldim, gönlüm paramparça…

Güneşim duvarın dibine vurdu, yüzüm-benzim sarardı, soldu…

İhtiyarım…

Ama,
Gönlüm hâlâ genç!

Hâlâ başımda heyheyler, gönlümde yanışlar var.

İhtiyarlıkta gençlik alâmetleri göstermede, nağmelerle inciler saçıp-dökmedeyim…

Ama,
Bu kulun meydana getirdiği eserler yâdigâr olacak ve âlemde kıyâmete kadar bâkî kalacaktır.”

Abdülkâdir Merâgî’nin muhteşem Rast Kârı “Kâr-ı Muhteşem”, İlk Klâsik Dönem’in en önemli eserlerindendir.

urmevi_meragi_2urmevi_meragi_3

Timuçin ÇEVİKOĞLU
Kaynak: Mostar, Sayı: 10 – Aralık 2005

Kaynaklar:

  • BARDAKÇI, Murat, Maragalı Abdülkadir, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1986.
  • ÖZALP, M. Nazmi, Türk Mûsikîsi Tarihi, Milli Eğitim Bakanlığı Yay./3109, İstanbul, 2000.
  • ÖZTUNA, Yılmaz, Büyük Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı/1163, Ankara, 1990.
  • TANRIKORUR, Cinuçen, Osmanlı Dönemi Türk Mûsikîsi, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2003.
  • UYGUN, M. Nuri, Safiyyüddin Abdülmü’min Urmevî ve Kitâb’ül Edvârı, Kubbealtı Neş., İstanbul, 1999.

Yorum yapabilirsiniz.

© 2013 - Mutriban.com, bir Semazen Yayın Grubu sitesidir. - Powered By Wordpress,

Scroll to top