‘Yazarlar’ Kategorisi

Yarım yüzyıllık ömrünü hayat, şart, hatıra, sebep, imkan, ihtimal, misal, lüzum, ihtiyaç gibi bin yıllık kelimelerimizin yerine, sözüm ona öz Türkçe, yanlış ve çirkin karşılıklar yerleştirme oyunuyla geçinmiş ve nihayet kapatılmış olan Türk Dil Kurumu’nu; önce Fransızca, sonra Almanca, en sonra da İngilizce’den (yani kim güçlüyse ondan) gümrüksüz-vizesiz Türkçe’ye alınan binlerce kelime ve deyimin (hatta dilbilgisi kuralının) yabancılığı hiç rahatsız etmemişti. Devamını Oku »

1934 yılında İstanbul Konservatuarı tarafından yapılan “Mevlevî Âyinleri” neşriyâtınRauf Yektâ Beyın önsözünde, İstanbul Konservatuarı Tasnîf ve Tesbit Heyeti Reisi sıfatıyla Mevlevî Âyinleri hakkında şöyle demektedir:

“Türk Mûsikîsi’nin mükemmel bir târihi yazıldığında görülecektir ki, en meşhûr Türk bestekârlarının hepsi mevlevîdirler. Bu üstadlar mûsikî sahâsındaki zekâ ve dehâlarının en büyük kısmını Mevlevî Âyinleri bestelemeye sarf etmişlerdir. Bunun içindir ki Mevlevî Âyinleri, Türk Mûsikîsi’nin en sanatlı parçalarını hâvî (içeren) bedîalar (kıymetler) hazînesi hâlini almıştır. Mûsikî üstadlarımız, millî mûsikîmizin gavâmızını (inceliklerini) öğrenmek için mutlaka Mevlevî Âyinleri’ni tetebbu’ etmek (derinliğine incelemek) lüzûmunu şakirdlerine (öğrencilerine) tavsiyeden halî’ (kayıtsız ) kalmazlardı. Devamını Oku »

Bu yazımn başlığına bakıp, “Allah Allah, demek şu ayaküstü aburcubur dükkanlarınında kendine mahsus müziği varmış!” diye düşünmekte haklısınız, sevgili okuyucular. Ama bendeniz böbrek nakil ameliyatı olmak üzere ABD’ye gitmeden önce -moda denen illetten hayatı boyunca uzak durmaya çalışmış bir insan olarak- ne şu “çabuk yemek” anlamıııdaki “fast-food”u bilirdim, ne de bunun, hemen her Amerikalının ağzındaki karşılığını: Junk Food” yani “çöp tenekesi yemeği”. Devamını Oku »

Sultân III. Selîm, Osmanlı Tarihinde yenilik hareketleriyle tanınan bir pâdişahtır. Aynı zamanda neyzen, tanbûrî ve şâir olan III. Selîm, Klâsik Türk Müziğinin “dâhî” olarak nitelenebilecek bir kaç bestekârından biridir.

Aslında onun yaşadığı dönem olan 18.yüzyıl sonları, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük sıkıntılar içinde olduğu yıllardır. Kısaca “batı” diye adlandırdığımız Avrupa toplumları o yıllarda sosyal hayatta büyük değişiklikler yaşıyor, hızla gelişiyor ve güçleniyor, Osmanlı Devleti ise ekonomik ve sosyal bunalımlar içinde gün be gün geriliyordu. Devamını Oku »

(Buhar-i zade Mustafa Itrî Dede Efendi)

Klasik müziğimizin en büyük ismi, Mimar Sinan’la birlikte medeniyetimizin estetik boyutunu zirvelere taşıyan, mûsikînin büyük mimarı.

S. Ezgi’ye göre 1630, R. Yekta’ya göre 1640 yılında, İstanbul Mevlanakapı civarındaki Yaylak’ta dünyaya gelmiştir. İyi bir eğitim aldığı, Arapça ve Farsça bildiği muhakkaktır. Siyâhi Ahmet Efendiden hat meşk etmiştir. İyi bir tâlik hattatı olan Itrî, Divan yazabilecek kadar da iyi bir şairdir. Devrinin büyük bestekârları başta Hafız Post olmak üzere, Koca Osman, Küçük İmam ve Derviş Ömer’den mûsikî meşk etmiştir. Suphi Ezgi,Itrî’nin Hafız olduğunu, ney üflediğini ve “Mevlevi“ olduğunu yazmıştır.Hafızlığı ve neyzenliği konusunda net bilgiler yoktur.Sultan IV. Mehmet ve Kırım Hânı I. Selim Giray tarafından himaye edilmiştir. Enderûn’da hocalık yapmış olan Itrî, kendi isteği ile ‘Esirciler kethûdağlığı’ na talip olmuş, Sultan IV. Mehmet tarafından bu isteği kabul görmüştür. Bu isteğin, iki sebebinin olabileceği varsayılıyor: Devamını Oku »

İnsanların kendi kendilerine yapacağı en büyük iyiliği de, kötülüğü de onlara başkasının yapması mümkün değildir. “Türkçülüğün Esasları”nda Ziya Gökalp şöyle diyor:

“Türk halk musikisi harsımızın (kültürümüzün) musikisidir, usulle yapılmaz. Farabi’nin Bizans’tan tercüme ve iktibas ettiği Osmanlı musikisi ise medeniyetimizin musikisidir; usulle yapılır, düm-tek musikisidir. Müslüman milletler, mimaride olduğu gibi musikide de orijinal bir sanat meydana getiremediler. Aslında buna müslüman musikisi de denemez, çünkü ortodoksiarın, ermenilerin, yahudilerin de müsikisidir… Türk enmuzeci herşeyiyle güzel, Osmanlı enmüzeci herşeyiyle çirkindir.” (Kültür Bak., İst. 1976, ı. baskı, ss. 28-29, 53).”

Madem bu kadar Türkçüsünüz, niye “örneği” demek varken Osmanlıca “enmuzec”i kullanıyorsunuz?” demezler mi adama? Geçelim. Devamını Oku »

Bundan birkaç yıl kadar önce konservatuarda verdiğimiz bir Klâsik Türk Müziği konserini izleyen piyano hocası Âzerî profesör, konserde neden bağlama, kabak kemâne gibi sazlara yer vermediğimi sormuştu. Yapılan konserin bir Klâsik Türk Müziği konseri olduğunu, bağlama, kabak kemâne gibi sazların ise Türk Mûsikîsinin folklorik kısmına ait sazlar olduğunu söylediğimde çok şaşırmış ve “Klâsik Türk Müziği olmaz; Klâsik Müzik, Batı Müziğidir” demişti. Hatta tam anlamadığımı düşünerek bir de açıklama eklemişti: “Yani Bach, Mozart, Beethoven müziği…” Devamını Oku »

Müzikle doğrudan ilgili olmasalar bile, pekçok vatandaşımız gibi okuyucularımız da İstiklal Marşımızın halkımız tarafından 64 yıldır neden bir türlü gerektiği gibi söylenemediğini herhalde merak etmişlerdir. Nitekim yıllar önce Ankara Odalar Birliği’nde, Akif’in bir ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenen panelde yaptığım “Istiklal Marşımızın Çeşitli Besteleri* Dolayısıyle Marş Besteciliğinde Prozodi” konulu konuşmanın sonunda emekli bir müzik öğretmeni bana: “Okullarda 40 yıl müzik hocıılığı yaptım ama bu marşı çoçuklarıma bir türlü doğru-dürüst söyletemedim; nedir bunun sebebi?” diye sormuştu. Devamını Oku »

Dahi bestekârımız İsmail Dede Efendi’nin besteleri mevcut olan yedi âyîninden başka Isfahan makamında da bir âyin-i şerîf bestelediği bilinir. Mevlâna Müzesindeki bir âyin mecmuasında bulunan kayda göre bu âyin, 1252 Ramazan’ında tamamlanıp ilk olarak aynı yılın 25 Şevval’inde (2 Şubat 1837) Yenikapı Mevlevihanesi’nde okunmuştur.(1)

Dede Efendi’nin Isfahan âyini konusunda fazla bilgiye sahip değiliz. Bazı kaynaklarda sadece kayıp olduğu belirtilirken diğer bazı kaynaklarda onun bir selâm olarak bestelenmiş olduğu, Dügâh veya Sabâ ile tamamlandığı; fakat zamanla unutulduğu yazılıdır. Devamını Oku »

Klasik Türk Müziğinin ve Türk Tasavvuf Müziğinin Tek Nefesli Sazı: Ney

Ney, Klâsik Türk Müziği’nin tek nefesli sazı ve Türk Tasavvuf Müziği’nin baş sazıdır. Bu sazın en eski adı olan nâ veya nay, Sümerceden Farsçaya geçen bir sözcük olup, kamış, kargı anlamına gelir. Arap toplumunda üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan, nefes borusu veya ses organı anlamındaki mizmâr sözcüğü de, az da olsa ney için kullanılmıştır. Türkçede ise hemen her zaman bu saza ney denmiştir. Ney, çeşitli Avrupa ülkelerinde ise benzer adlarla (örneğin Romanyada naiu adıyla) anılmıştır. Farsça, çalan, icrâ eden anlamına gelen -zeden sözcük eki ile takılanarak oluşturulan neyzeden, zamanla bozularak, ney icrâcısı anlamında günümüzde de kullanılan neyzene dönüşmüştür. Arapça kurallarına göre oluşturulan nâyî sözcüğü de neyzen yerine kullanılagelmiştir. Devamını Oku »

English Instructions      

Bağış      

Mutriban.com Facebook Grubu