Âfitab-ı tanbur Necdet Yaşar vefat etti.

Türk musikisinin değerli üstadlarından Tanburi Necdet Yaşar vefat etti.

1988’de sanat yönetmenliğini de üstlendiği Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’nu kuran Yaşar’a, 1991’de de Kültür Bakanlığı tarafından “Devlet Sanatçısı” unvanı verilmişti.

Merhuma Allah’tan rahmet, yakınlarına ve müzik ve sanat camiamıza başsağlığı dileriz.

Âfitab-ı tanbur Necdet Yaşar’ın ardından…

Çok, ama çok üzgünüm. Gerçekten de Türkiye büyük bir değerini kaybetti. Klasik İstanbul Mûsıkisinin son 60-70 senesine mührünü vurmuş, en büyük üstadlardan birisi olan Tanbûrî Necdet Yaşar Hakk’a yürüdü. Hintliler son devrin en büyük sitar ustası olan Vilâyet Khan için “fitâb- Sitar” ifâdesini kullanırlar. Bu sıfat, nârin, içli sadâsıyla hâlis muhlis Türk mûsıkî zevkını temsil eden  tanbûra uyarlandığında; Necdet Yaşar’a ne güzel de yakışıyor. Evet; Türkiye “Âfitâb-ı Tanbûr”unu kaybetti.

Necdet Yaşar’ın müzikalitesi, mûsıkiye kattıkları üzerine çok şey söylendi. Kısaca hatırlatalım: Gâziantep’in Nizip kasabasında, 1930’lu senelerdeki çocukluğunda önceleri bağlama ile ortaya çıkan; daha sonralarında üniversite tahsili için geldiği İstanbul’da tanbûr ile tanışmasıyla yeni bir boyut kazanan bir istidâttır Necdet Bey’inkisi. ….  Üstâdın toplumsallaşması kendi yağında kavrulan, bu sebeple geleneklerini kompleksizce yaşatabilen bir taşra kültürünün özümsenmesiyle başlar. İstanbul’da ise çok daha yüksek bir zevke erişir. Geçiş kesintisiz  ve sâhicidir. Taşra-İstanbul gerilimini değil; tam aksine; bütünleşmesini anlatır. Bu geçişi başarmak herkesin harcı değildir. Umûmiyetle tuhaf eğreti durumlar ortaya çıkıyor. Kimileri ucuz bir popülist kompleksle; İstanbul’da bir taşrayı yaşar ve bu sûretle  İstanbul kültüründen hınç alır; kimileri de İstanbulin olmak iddiasıyla  taşrayı küçümser. Necdet Bey’de bu ikisi de yoktu. Taşralı değerlerini ve köklerini unutmayan, ama İstanbullu olmayı da kusursuz bir şekilde başaran bir kişiliği vardı. Anadolu’nun o her dâim güleryüzlü ,yüce gönüllü saflığı, İstanbulin incelikli bir zarâfet, neş’e ve espritüellik Necdet Bey’in şahsında cem olmuştur. Bu beni  her karşılaşmamızda ziyâdesiyle hayrete düşürmüş; Üstâda duyduğum hayranlığı derinleştirmiştir..

Tanbûr ile tanışması, Üniversite Korosundaki ilk denemeler, derken Tânbûrî Cemil’in oğlu dev müzisyen Mes’ud Cemil’in dikkâtini çekmesi ve onun Korosu’na katılması ve rahle-i tedrisinden geçmesi…. Cemil Bey Ekolünü en ince ayrıntılarına kadar nüfûz eden, sabırlı, titiz ve yoğun emekli çalışmalarla özümsemeye adanmış ve senelerce süren çalışmalar. ..Münir Nureddin Bey’in Korosundaki faaliyetleri; Radyo, nihâyet Kutb’ün Nâyî Niyâzî Sayın ve daha sonra onlara katılan Kemençevî İhsan Özgen ile gerçekleştirdikleri ikili, üçlü icrâları..Özellikle de Niyâzî Sayın ile verdikleri efsânevî konserler…Necdet Bey’in tanbûrundan gelen, taklid edilmesi çok zor olan bir sadâ daha ilk darplarda dinleyiciyi sarar. Özellikle taksimlerindeki kompozisyon; duyguları ele alış ve yorumlayış biçimi, gerektiği yerlerdeki yumuşaklık lirizm; gerektiği yerlerde ise yüksek bir coşku,başdöndürücü bir ajilite;  tek bir sazla sağlanmış  orkestral  etkiler emsalsizdir. Evet o zevke ulaşmak kolay değildir. Ama bir defâ O’nun sadâsına tutulmaya görün; artık bırakamazsınız. Tiryâkisi olur; her dinleyişte yeni manâlar keşfedersiniz.

Necdet Bey’in müzikâl tesiri altında kimler kalmamıştır ki? Bir hâtıra herşeyi anlatıyor: Necdet Yaşar’ı Amerika’da dinleyen meşhûr keman virtüozu Yehudi Menuhin kendisini o geceki konserine dâvet eder. Konserin sonunda Menuhin’i tebrik etmek üzere kulise giden Necdet Yaşar’ı işâret ederek “Çaldım ama, hep kulağımda bu Türk’ün âletinden çıkan nağmeler dolaşıyordu” demiştir.

Necdet Bey kimse ile yarışmadı, rekâbet etmedi. İşine odaklandı. İşini çok, ama çok ciddiye aldı. Konser öncesinde, terlerim, parmaklarım perdeleri tam kavrayamaz diye su bile içmediğini yakın çalıştığı müzisyenlerden biriri olan Hocam Neyzen Ömer Erdoğdular’dan işittim. 1980’lerin sonlarında kurduğu Koro’da Sadreddin Özçimi, Ömer Erdoğdular, Necati Çelik gibi  orta kuşak yetişmiş sanatçılarla  yeni neslin -hoş artık onlar da orta yaşlıdır- Göksel Baktagir, Yurdal Tokcan, Derya Türkan  gibi en kaabiliyetli san’atkârlarını biraraya getirerek seneler boyu mûsıkiye hizmet etti. Hocalığı da kayda değerdir. Başta Özer Özel ve Murat Aydemir olmak üzere çok sayıda tanbûrî yetiştirmiştir. Bir başka mühim vasfı da;  sanatını asla satılık etmemiş olmasıdır. Gazinolardan gelen câzip teklifleri her defâsında elinin tersiyle itmiş,s anatından asla tâviz vermemiştir.

Gelelim esas meseleye: İstanbul çok sesli bir şehir. Gürültüsü de bol. Araba klâksonları, hoparlörlerden yükselen cıs taklı müzikler  , bağıran çağıran satıcılar, vapur, tren  düdükleri,  martı sesleri, en kalitelisinden en berbâdına ezanlar….Hâsılı bir haydur, huydur gidiyor. İstanbul musıkisi ise artık pek duyulmuyor. Boğaziçi’nden başka müzikler işitiliyor. Buna hayıflanmalı mı, diye düşünürüm. “Neden İstanbullular İstanbul’un mûsıkisinden bu kadar uzak yaşıyorlar” diye bâzen de hayıflandığım olur doğrusu. Ama sonra toparlanırım. Çünkü bilirim ki  İstanbul mûsıkîsi , “İstanbul’un sesi” değildir … İstanbul mûsıkisi , “İstanbul’un derin ve vakûr sessizliğidir” aslında. Aldoux Huxley’in yazdığı gibi; mûsıki sanatında başarılması en zor olan da “seslerle sessizliği anlatmak “tır. Âfitab-ı Tanbûr Necdet Yaşar’ın Hakk’a yürümesiyle , İstanbul’u İstanbul yapan  sessizliği en derin bir şekilde anlatan çok az sayıdaki kıymetten birisini kaybetmiş olduk. İstanbul’dan ses değil, sessizlik eksildi….Rûhu şâd, mekânı cennet olsun…..

Süleyman Seyfi Öğün – Yeni Şafak

Yorum yapabilirsiniz.

Yorum Yapmak için Giriş yapmalısınız