ÖRNEKLER
| İbrahim Metin Uğur – Uşşak Taksim | |
| Mehmet Refik Kaya – Hüseynî Taksim |
REBAB (Rebap, Rubap, Rubab, Robab)
Rebâb gibi eski bir sazın doğumu hakkında net bilgiler bulmak mümkün değildir. Ancak çeşitli rivayetler mevcuttur. Kimi rivayetlere göre Süleyman Peygamber’in rebâb çaldığı söylenir ki bu milattan önce 3800’lere yani Sümerlere kadar dayanır. Bir başka rivayete göre de rebâbi Farâbî îcat etmiştir. Başka bir kaynakta ise Uygur Türklerinden bu yana rebâb çalınmaktadır. Müzik enstrümanları çok geniş coğrafyalara yayılmış, zamanla buralarda değişimlere uğramışlardır. Bin sene evvel, ıklığ, kemençe, rebâb diye adlandırılan sazlar muhtemelen ayni sazlar olabilir. Tarih içinde bunlar yaylı sazların ortak ismi olarak da kullanılmıştır. Bütün bu bilgiler ışığında rebâb Kuzey Pasifik’ten Orta Asya’ya oradan Akdeniz’e, hatta Endülüs aracılığıyla Bati Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada kullanılmıştır. (Avrupa’da “Rebece (Rebek)” adıyla anılır.) Büyük ihtimalle kavimler göçü ile yahut Moğol zulmünden kaçan halklar tarafından İran, Arap coğrafyası ve Anadolu’ya gelmiştir. Selçuklularda ve Osmanlı İmparatorluğu’nda gözde bir saz olarak kullanılmıştır. 18. Yüzyıl’ın ortalarında keman sazının Osmanlı’da icra edilmeye başlamasıyla gitgide eski önemini yitirmiş 19. asrin sonlarına doğru icracısı iyice azalmıştır.
MEVLEVİLİK VE REBÂB
Mevlevîlikte rebab ney kadar önemli bir metafordur. Hz. Mevlânâ’nın eserlerinde yetmişin üstünde beyitte adi geçmiş Ahmed Eflakî Dede Menâkibu’l-Ârifîn’de, on ayrı konuda rebabdan bahsetmiştir. Kimi beyitlerde gönlünün ateşini rebabin ateşiyle teşbih etmiş, kiminde rebabin sesi İsrafil’in sesi olmuş, kimisinde rebab gizli sırları fâş ederken kiminde de rebab doğru yola varmak için yol olmuştur. Hz. Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled bizzat rebab çalmışlardır. Bunu Dîvân-i Kebîr’deki bazı gazellerinden anlıyoruz. Sultan Veled Rebâb-nâme adıyla anılan bir mesnevî yazmıştır. (Bu eserde rebâb Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsinde neyi kullandığı gibi bir metafor olarak kullanılmıştır.) Rebâb-nâme’de der ki: “Ney sadece kamıştan yapıldığı için onda sadece bir çeşit inleme vardır. Oysa rebabın oluşumunda ağaç, deri, kil, demir gibi maddeler vardır. Rebâbin iniltisi bu yüzdendir ki neyden daha fazladır” diye ifade buyurmuşlardır. Ağaç ağlıyor, deri ağlıyor, kil ağlıyor, demir ağlıyor vatan iştiyakıyla. Hz. Mevlana birkaç beyitinde rebabin mızrapla da çalındığının işaretlerini veriyor. Rebâbî Osman ve Rebâbî Ebûbekir adlarıyla dönemin iki rebâb icracısından da bahsediyor. Günümüzde neyin bu kadar önde olduğu ve rebâbin da bir o kadar geride kaldığı âşikâr ve hayret vericidir. Oysa daha evvel değindiğimiz gibi rebâb Mevlevilikte ney kadar değerlidir ve ney kadar fazla kullanılmıştır. Temennimiz; rebâbin da sırlarını anlamak ve bu sırları anlatmak isteyen sanatkârlarımızın artması, rebâbin layık olduğu yere gelmesidir.
Biz Rebab’ın ruhunu, Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinden öğreniyoruz. Bunun dışında, rebabın tarihçesi ile ilgili söylenenler spekülasyondan öteye geçmemektedir. Özellikle günümüzde çok az kişi tarafından çalınan “Hindistan cevizi tekne, yuvarlak-uzunca sap ve atkuyruğu telden oluşan” Rebab’ın geçmişi hakkındaki somut ve görsel bilgiler 17. yy. gravür ve minyatürlerinden daha geriye gitmemektedir. Rebab’ın tarihi kökenleri hakkındaki araştırma ve iddiaların; müzik tarihçilerinin konusu olduğunu düşünüyoruz.
İşte bu noktada bizi asıl ilgilendiren şey, Rebab hakkında bazı icracı-icra denemeci kişilerin Rebab’ın tekrar gündeme getirildiği 1950’li yıllardan bu yana ileri sürdükleri bir takım iddialardır. İçinde bulunduğumuz güç, iktidar ve başarıya odaklı global anlayışın çeşitli çevrelere sirayet etmiş olduğu gibi, sanatçı dünyalarını da etkisi altına aldığını görmek üzüntü vericidir.
Rebab’da geniş aralıkların basılamayacağı (dolayısı ile perde bağlanması),volümünün az olması (dolayısı ile metal tel takılması), yuvarlak sapın çalım zorluğuna yol açması (dolayısı ile sapın düz tuş yapılması ) gibi argümanlarla Rebab’ın otantik yapısının tamamen değiştirildiğini görmekteyiz.
Sazın tarihi sürecinde doğası doğru yorumlanamamış ve zaman içinde gelişimini sağlaması maalesef mümkün olamamıştır. Tellerinin atkuyruğu olması, vücut harareti nedeniyle icra sırasında akord sorunlarının yaşanmasına yatkın olduğu yorumu doğrudur. Ancak bu sorunsal, sazın orijinini bozmadan ve daha yüksek müzikal katkı sağlayacak biçimde (naçizane) tarafımızdan aşılmıştır.
Şöyle ki:
Rebabla süren bir ömürlük yolculuğumuz boyunca, bu soruna farklı yaklaşımlarla çözümler geliştirmeye çalıştık. Atkuyruğu yerine Japon-Kore ipeği, Bursa ipeği, yekpare bağırsak tel, çeşitli sentetik alaşımlardan yapılmış enstrüman telleri kullanarak bu sorunu aşmaya çalıştık (metal tel kullanımını hiç düşünmedik, zira dönemi itibari ile metal tel kullanımı söz konusu olamazdı).
En mükemmel çözüm olarak:
Atkuyruğu yerine sazın ebat-akorduna göre 3.0, 4.0 ve 5.0 bağırsak ameliyat ipliği (crome cat gut) kullanarak hem akord sorununu aştık; hem de volüm, tonalite ve tını olarak çok daha yüksek bir müzikalite elde ettik.
Rebab.net sitesi ile yapmaya çalıştığımız ve çalışacağımız şey, aksinin benimsenmiş yada benimsetilmiş olmasına rağmen, Rebab’ın Türk müziğinin her makam ve formdaki eserini çalmaya müsait olduğu gibi, sesinin rengi, tınısı, ifade ve nüans zenginlikleri ile öbür çalgılardan teknik açıdan hiçbir eksiğinin olmadığını ve sazın, kendi orijinal fiziğinin, Türk müziği icrasının tavır ve üslubuna ilişkin çok yüksek katkılarının olduğunu göstermektir.
İbrahim Metin UĞUR
Rebâbın Tarihi
http://www.mutriban.com/
Rebap Türkiye, İran, Arabistan, Kuzey Afrika, Afganistan, Pakistan,Hindistan ve Cava gibi ülkelerde çeşitli benzer biçimleri olan mızraplı yada yaylı çalgıların ortak adıdır. Bunların bazıları hem yayla hem de mızrapla çalınabilme özelliğine sahiptir. Tam olarak ortaya çıkış tarihi bilinmemekle beraber Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde rebabın Süleyman Peygamber huzurunda çalındığını yazmıştır. Bu inanç; rebabın eskiliğini İ.Ö 3800 lerin Sümer topluluğuna kadar götürür. Yine Evliya Çelebi Hz.Muhammed in ilk eşi Hz.Hatice ile evlenmesinden bahsederken düğününde çalınan çalgılar arasında rebabı da anıyor.
Eski bir Hint efsanesi olan Ravanastron efsanesi de; yaylı çalgının icadını İsa dan öncelere dayandırır. İlk yaylı çalgıyı Seylan kralının icad ettiğine dair bir inanışı öne süren bu efsaneye rağmen Güney Hind topraklarında XVIII.yy dan önce yaylı çalgının kullanıldığına dair bir iz veya kayıt yoktur.
XVIII. yyda yaşamış olan musiki alimi kemani ve tanburi Hızır Ağa da‘Tevhim el-makamat fi tevlid en nagamat’ adlı musiki edvarında rebabı; X.yy ın musiki alimlerinden Farabi nin icad ettiğini öne sürmüştür. Evet Farabi Horasan ve Irak çalgılarını anlatırken rebaptan bahsetmiştir ancak rebap o tarihte yaylı bir çalgımıydı yoksa değilmiydi? Bu konuda kesin bir tespit bugünkü bilgilerimizle mümkün değildir. Çünkü Farabi hiçbir yaylı çalgıdan yada tarifini verdiği çalgıların yayından bahsetmiyordu. Orta Asya kazılarında çıkan duvar resimlerinin en eskilerinde de yaylı çalgılar yoktur.
Alman müzik bilgini Curt Sachs(1881-1959) bu yoldaki ilk izin VIII. yada IX. yy a aidiyetini tahmin ediyor. Ancak Evliya Çelebinin Hz.Muhammed in düğününde rebap çalındığı bilgisine dayanırsak yaylı çalgının VI. yy da Arabistan topraklarında kullanıldığını varsayabiliriz. Tarihte ilk yaylı çalgı Uygur Türklerinde görülmektedir. Buda bize yaylı çalgının vatanının Orta Asya olduğunu ve diğer yerlere buradan yayıldığını göstermektedir. Bazı Avrupalı araştırmacılar yaylı çalgının vatanını her ne kadar Bizans’a mal etme çabası göstermişlerse de yaylı çalgının çıkış yeri ve tarih içerisindeki yolculuğu bu teoriyi çürütmektedir.
Yaylı çalgı Uygur Türkleri vasıtasıyla Irak Fars Horasan ve Çin e kadar yayılmıştır. Orta Asya dan Anadolu’ya kadar gelen ilk yaylı çalgının Avrupa ya Anadolu dan geçmiş olabileceği görülmektedir. Hicri I.asrın ortalarında Arapların İranı istila etmeleriyle, İslamiyet ve ortaya çıkan kültür sanat sentezi Orta Asya ve çevresine doğru genişlemişti.
Rebabın Anadolu ya gelişi XIII. yy da Hz. Mevlananın babası Sultan ül-ulema Şeyh Bahaddin Veled ve müritlerinin Horasanın Belh kentinden Anadolu ya göçleri ile olmuştur.
II.Endülüs Emevileri zamanında Beni Ümeyye(Arap tarihçilerine göre Beni Mervan)Suriye Emeviler soyundan gelerek Cordoba başkent olmak üzere, İberya yarım adasında kurmuş oldukları İslam devletinde VIII. yy dan IX. yy’a kadar hüküm sürmüşlerdir. Arapların İspanyaya taşıdıkları rebap adlı çalgı ise Ortaçağın gözde çalgılarından biri olmuş ve orta Avrupaya kadar yayılmıştır. Bilhassa Troubadour lar (Güney Fransız saz şairleri) nezdinde o çağlarda çok kullanılmıştır. Avrupa da ortaçağ da ve erken Ronesans döneminde kullanılan önceleri ’Rubebe’ denilen bu yaylı çalgı IX. yy sonlarında Müslüman kültürüyle Avrupaya taşınmıştır. Kuzey Afrikadan gelen bu Magrip Rebabı Avrupada Rebec adlı bir çalgıya dönüşmüştür.
Rebec ve ortaçağ vieli XVI. yy’dan itibaren yerini violler’e bıraktı. Bugün keman olarak bildiğimiz çalgıya benzer ilk keman 1550 yılında İtalya yarımadasında ortaya çıktı. Türklerin Asya ve Anadolu da yaylı çalgılara müştereken ıklık diye hitap etmeleri geçmişte ıklık bugünse rebap adıyla bildiğimiz çalgıyı diğerlerinden ayırt edebilmeyi kavramsal anlamda güçleştirmektedir.
Türkler XV.yy’dan itibaren kültür dili olarak Farsçayı alınca ıklığa kemençe denilmeğe başlandı. Nitekim Osmanlı minyatürlerinin çoğunda uzun boyunlu Osmanlı kemençesi olarak geçmektedir. Çünkü Farisiler bütün yaylı çalgılara kemençe derdi. Kemanın Osmanlıya gelmesiyle Tanzimat döneminde terk edilmeye başlanan ıklık, Tanzimat aristokratlarınca avam bulunarak rebab diye ismi değiştirildi. Bu tamamen yabancı kelimelere karşı duyulan hayranlıkla lugat parçalama heveskarlığının bir ürünüydü. Oysa Araplarda bütün yaylı çalgılara rebap diyordu. Hatta birde o yıllarda Antepli Mütercim Asım Efendinin; (Rebap, ıklığı ile müteariftir ki, halen ayaklı keman dedikleridir) şeklindeki açıklamasıyla aynı çalgıya atfedilen isim sayısı ıklık, kemençe ve rebab’tan sonra ayaklı kemanla birlikte dörde çıkmıştı. Dolayısıyla bu terminoloji kargaşası Meragi den Rauf Yektaya kadar yapılmış saz tariflerini karmakarışık hale getirmiştir. Bu yüzden Türk çalgı kültüründe dört farklı ismine rağmen aynı çalgı olan bu enstrüman, bilmeyenlere değişik çalgılar olduğu kanaatini vermiştir. Ancak şu bir gerçektir ki zaman içerisinde göstermiş olduğu isim değişikliklerine rağmen dörtyüz yıl Selçuklularda altıyüz yıl da Osmanlılarda toplam on asır boyunca Türk müzik kültürünün tel yaylı çalgısıydı.
XVII. yy’da Evliya Çelebi seksen kemençe icracısı olduğunu yazıyor. Bugün Klasik Türk Müziğinde kullanılan armudi formdaki klasik kemençe denilen çalgı XIX. yy’da Balkanlardan geldiğine ve ancak bu tarihlerden sonra Vasilaki ile ilk defa Türk fasıl musikisine girdiğine göre Çelebinin bahsettiği kemençeciler muhtemelen ıklıkçıydılar.
Geçmişten günümüze rebaba icracıları: (Tespit edebildiklerimiz)
Hz.Mevlana (1207-1273)
Rebabi Osman (?-?)XIII.yy
Rebabi Ebubekir (?-?)XIII.yy
Sultan Veled (1226-1312)
Kemani ve Tanburi Hızır Ağa (-1760?)
Kemani Corci (-1805?)
Akif Dede XVII. yy
Hüsamettin Dede XVIII. yy
Tanburi Cemil Bey XIX. yy
Süreyya Baba XIX. yy
Münir Baba XIX. yy
Eyyubi Mustafa Sunar XX. yy
Faik Mis XX. yy
Sabahattin Volkan XX. yy
Edip Seviş XX. yy
Cahit Gözkan XX. yy
Ahmet Yakupoğlu XX. yy
Oruç Güvenç XX. yy
İhsan Özgen (1942-)
Mehmet Refik Kaya (1957-)
Mehmet Refik KAYA
1674






