Manevî İşaretler

Önceki Sayfaya Dön

Editör: M. Akif Kuruçay
Dipnotlandırma ve Redaksiyon: Ali Bektaş – M. Akif Kuruçay
Çevrimyazı: İbrahim Demirci

* Hacı Feyzullah en-Nakşibendî el-Murâdî el-Mevlevî

Bu risalenin yazılışı, önü ve arkasıyla, Kur’an ehlinin hizmetkârı ve ehl-i fakr’ın hizmetkârı, Dâru’l-Mesnevî Mesnevîhânı Hacı Feyzullah en-Nakşibendî el-Murâdî el-Mevlevî eliyle aziz ve şerefli hicretin bin iki yüz yetmiş dokuzuncu senesinde mübarek Receb ayının ortalarında tamamlandı. (Ocak 1863)

Allahu teâlâya hamd olsun, bu risale, müellifinin tashihiyle bin iki yüz seksen bir senesi Rebiülahirinin ortalarında (Eylül 1864) Matbaa-i Âmire’de basılıp çoğaltılmıştır.

Sonsuz hamd(1), sınırsız övgü, zâtı en yüce ve en ulu, gerçek nimet verici Allah’a mahsustur. Ki O, yarattıklarının içinden insanoğlunu, büyük emanetini(2) yükleyerek üstün kılmıştır(3). Aralarından tevhid ehlini(4), mü’minleri ve Müslümanları da, İslam’ın şerefi(5) ve imanın nuru sayesinde ayırıp yüceltmiştir.

Esenlikler ve iyilikler dileyen seçilmiş o yüce sözleri(6), şefaat sahibi ve mutluluk madeni olan, peygamberlerin ve gönderilenlerin efendisi Peygamber Efendimiz’e armağan ederim. Ki O, nübüvvet(7) kitabının fâtihası –anahtarı-, risalet mektubunun da mührüdür(8). O’nun rahmete ulaşmış ümmeti de en doğru yolun, en olgun caddenin kılavuzluğunu üstlenmiştir. İzinden gelenler, O’ndan öğrendikleri üzere doğru yolu göstermeyi vazife bilmiştir.

O’nun ailesinden, evlâtlarından ve mutluluğa ermiş dostlarından, yani ashabından Allah razı ve hoşnut olsun. Kendisinden razı olunan kulların gireceği cennetlerin(9) bağı bahçesi, güzel kokuları ve her türlü nimetleri onların hakkıdır. Öyle ki, ilk olarak nübüvvet ışığından iman nurunu, ihsan parıltılarını onlar almış ve yine onlar kabullenmiştir. Böylece Onlar, âlemi zahiren ve batınen bu ışıkla nurlandırmışlardır.

Bütün bunlardan sonra, seçkin (havas10) ve sıradan insanların (avam11) da bildiği gibi insan nefsi, yaratılışındaki unsurların aslî karakteri gereği(12), kendileri için hazır duran dünya lezzetlerine doğru meyillidir. İnsanoğlu, dünyevî lezzetleri kendine vaad edilen âhiret âleminin nimetlerine üstün tutar.

Nefisler ancak, bir insan-ı kâmilin(13) terbiye ve tezkiyesi(14) aracılığıyla arınır. Kişi, dünyevî heveslere meyleden varlığını, insan-ı kâmilin terbiyesinde gözyaşı(15) dökerek kirlerinden(16) arınma arzusuyla eğittiği zaman, Allah onun hakkında yardım irade eder. Bu (kirlerden arınma) yol(un)da gayret gösteren o kişiye, başarı ihsan eder. Terbiye ve tezkiye sonrasında, o insanın nefsinde ilâhî cezbeler üstün gelir. Geçici dünyanın lezzetlerini, vaad edilen âhiret âleminin sonsuz nimetlerine üstün tutan kişilerin aksine, nefsini arıtmış kişinin yoldaşı Allah’tır.

Özellikle içinde bulunduğumuz çağda, zamane insanlarının pek çoğunun geçici dünya işlerine tümüyle dalmış oldukları ve sanki âhiret işlerine karşı gereksiz ve kolay olduğu düşüncesiyle davrandıkları ortadadır. Asr-ı saadetten asırlarca sonra -kıyamet gününe iyice yaklaşmamıza rağmen- öyle garip fenalıklar yapılmaktadır ki; yapılan bu işlerden (yola çıkarak) zamane insanlarının bilmezden gele gele âhiret hayatını unuttuklarını(17) söyleyebilirim. Hattâ Allah’ın marifetinden tecellî eden dinin emir ve yasaklarından alâkalarını kesip, neredeyse ceza gününü (kıyameti) inkâr etme derecesine geldiklerini yaptıkları bu fena işlerden anlayabiliyoruz.

Yukarıdaki tespitlerden sonra gönlümde bu eseri ortaya çıkarma isteği şöyle canlandı: İnsanoğlu her ne kadar hata ve unutkanlıkla ülfetlendirilmiş(18) olsa da; her ne kadar nefsine ve nefsinin arzularına kendini kaptırsa da her iki dünyada(19) mutlu olmanın ve kurtuluşa ermenin yolu sayılan imanı ve İslâm’ı kabul etmeye yatkın bir yaratılıştadır.

Bu suretle, din kardeşlerine bir çeşit nasihat olması ve kendilerine hatırlatmak arzusuyla, ilâhî emrin üslubu gereği bazen müjdeleyerek ve bazen uyarıp korkutarak(20) halk arasında benimsenip rağbet gören ve insanların tabiî olarak meyilli oldukları güzel Mevlevî âyini ve diğer sûfîlerin –Allah sırlarını takdîs etsin- mukabele usûlleri vasıtasıyla; haşir ve neşir gününü sembolleştirerek anlatmak istedim. Zira, bütün büyük azizlerin ve hürmetli pîrlerin tertip ettikleri tarikat âyinleri, birçok nükteleri ve meziyetleri ve gizli hikmetleri kapsamakta olup hâl diliyle halkı Hakk’a davet, aşk ve muhabbete teşviktir. Rablerin Rabbi olan Cenâb-ı Mevlâ ve Hakk Celle ve ‘Alâ’dan recâ ve niyâzım odur ki; işbu özlü risâleyi gönül sahipleri olan din kardeşlerime hatırlatıcı eyleye. Âlemlere rahmet olan hürmetine âmîn.

Din günü(21) olan yeniden diriltilme ve hesap verme gününü ispat için -delile ihtiyaç olmadığı halde-, (diriltilme ve hesap verme) mesele(si) Hakim (Allah’ın) kelâmı Kur’an-ı Kerim’de gönderilen bazı âyetlerde delillendirilir ve çeşitli örneklerle kesinleştirilir.

Nitekim, , “Ey insanlar! Yüce Allah sizleri nasıl, ne şekilde ibdâ etmiş, yoktan var edip yaratmış ve şekil vermiş ise, yine O’nun istemesiyle O’na dönersiniz ve kendi yaptıklarınıza göre karşılık görürsünüz. (22)” buyurulmuştur.

Bu ayet:

‘Varlığınız nasıl topraktan başlamış ve yaratılmış ise aynı şekilde toprağa dönersiniz.’

Nasıl çırılçıplak bir halde yaratılmış iseniz yine öyle çırılçıplak olarak dönersiniz.’

‘Başlangıcınızda ve temel kişilik özelliklerinizde -kâfir ya da mü’min olarak- ne şekilde takdir edildiyseniz, yine sizleri o şekilde geri alırız.’ şeklinde anlamlandırılabilir.

Bir Hadis-i Şerif’te ‘Essa’îdu sa’îdun fî batni ümmihî eşşakiyyu şakiyyun fî batni ümmihî’ Yani “Mutlu ve Hakk’a itaatkâr olan, annesinin karnında mutlu ve Hakk’a itaatkârdır; âsi ve mutsuz olan, annesinin karnında da âsi ve mutsuzdur.” buyurulmuştur.

Kıyamet’e ve pişmanlık gününe(23) delâlet eden Kur’an âyetlerinden “ve nüfiha fi’s-sûri’(24) ile başlayan âyete göre; ‘ilk nefes’de, sura ilk defa üflendiğinde göklerin ve yerlerin ahalisinden ruh sahibi olan her kim var ise hepsi düşüp ölecektir.

Ancak, Allah’ın dilediği nefisler, yani Cebrail(25), Mikail(26), İsrafil(27) ve Arş’ı taşıyan melekler(28) gibi bazı zatlar müstesna. O’nlar da ‘Her nefis ölümü tadacaktır’(29), ‘Her şey yok olur.’(30) âyetlerinin gereği olarak en sonunda ölümü tadacaktır.

İşte Allah, burada verdiğimiz bilgilere ve âhirete inanan, âhiret hayatının var olduğunu doğrulayan kimseleri mü’minlerden saymıştır.

Nitekim,’Mü’minler öyle kimselerdir ki; sana ve senden önceki (peygamber)lere indirilenlere, âhiret gününe inanırlar ve o günden korkarlar.”(31) buyurulmaktadır.

Mü’min olmanın şartlarından birinin âhirete iman olduğunu böylece anlıyoruz.

Olgun ve akıllı bir mü’mine gereken, önce tam anlamıyla iman etmesi, buna bağlı olarak da HakK katında kabul gören işleri yapmaya devam ve ısrar etmesi; ümitle korku(32) arasında, kulluk yolunda dosdoğru yürümesidir.

Zira Allah’ın oyunundan(33) yani tuzağından emin olmak ve Hakk’ın rahmetinden ümitsizlik duymak, gaflet içindekilerin ve hasrette kalanların işidir. O kimseler, hakikatin nurlu bilgisinden uzağa düşmüş kimselerdir.

Basiret ehli olan zatlar, dünyada tıpkı bir garip ve yolcu(34) gibi yaşarlar. Sabah akşam kendi nefislerinin muhasebesiyle meşgul olurlar. Dünyanın geçici hevesleri ve zaman israf eden işleri karşısında sessiz kalırlar. Onların sessizlikleri, kabir ehlinin sessizliğine benzer, Onlar kendilerini kabir ehliyle eş tutarlar.

Nitekim bir Hadis’te ‘Hâsibû kable en tuhâsebû’. ‘Hesaba çekilmeden önce kendinizi muhasebe ediniz.’ buyurulmuştur.

Öldükten sonra yeniden hayat bulmanın nasıl meydana geleceği merakıyla meşgul zihinlere, aklın kabul edebileceği fiziki deliller sayesinde getirilecek pek çok ispat ve cevap vardır. Öyle sağlam ispatlardır ki; kavrama noktasında zerrece noksanlık yaşanmaz.

İlâhî sünnet(35) dediğimiz Allah’ın yaratmasındaki intizam ve Rabbânî âdet yukarda açıkladıklarımız üzerinde de geçerlidir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimenin son kısmında ‘Allah işte böyle benzetmelerle ortaya koyuyor. Diğer taraftan âyet-i kerimenin ilk kısmında ‘Biz bu Kur’an’da insanların önüne her türlü olayı koyduk. ”(36) buyuruluyor.

Bunların akabinde kullarının kâinattaki şeylerin hakikatine ermesi, o en girift sırların bilgisine mazhar olması için –öldükten sonra dirilme bahsi de dâhil- Cenab-ı Hakk, şerefli kelâmında mümkün olduğunca çok örneğe yer vermiştir.

Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’inde bu meseleyi, beş duyuyla algılanabilecek bir şekilde şöyle örneklendirmiştir: (37)

Hem kâinatı ilkin yaratan O’dur. Sonra onu çevirip yeniden yapacak olan da O’dur ki, bu O’na daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüksek şan ve şeref O’nundur. Çok güçlü olan O’dur, hikmet sahibi olan O’dur.”(38)

Cenab-ı Hakk bütün her şeyin varlığını başlatır, yaratır, şekillendirir ve sonra yine kendine alır. İşte bu Allah’ın yaratması, var olan bir şeyin varlığına imkân vermesi, O’nun ‘Kün / Ol!’(39) sözüyle olur. Allah, herhangi bir ilâca ve iksire yahut yardımcı bir unsura ihtiyaç duymaksızın yaratır. Gökler, yerler ve göklerdekilerle yerdekiler hakkında Allah daha pek çok misal verebilir. Şanı yüce olan Allah Aziz’dir, Hakîm’dir.

Allah, yaptığı her işte üstün olandır. O, asla mağlûp değildir.(40) Yaptığı şeylerin her biri hikmettir ve bir iyiliğe sebep teşkil eder.

Ben de bu Risale’de, her oluş ve yok oluşun özünde O’nun zatından bir hakikatin saklı olduğunu; mana bakımından kısmen kapalı da olsa bu hakikat şulelerinin izahını ve teşbihini yapmaya çalışacağım.

Öldükten sonra dirilmenin, yani yeniden yaratılmanın ruh ve cesetle beraber olacağını ama bunun ne şekilde ve nasıl olacağını Kutupların kutbu, Muhammedî hakikatin vârisi, Hakk’ın, Hakk’ı tam olarak bilme sırlarının mazharı, Mürşidimiz ve Efendimiz, Allah’ın sırlarını takdis ettiği kişi, dinin ve milletin Celâli, Muhammed Celâleddin’in Sema’ıyla açıklayacağım.

Mevlânâ’mız tertip ettiği seçkin âyin-i şerifi kastederek hâl diliyle ve sözleriyle buyurmuşlardır ki: “Ey kalp gözleri görenler,(bu âyinden) ibret alınız. Ey derinlikleri görenler ve ince meseleleri kalpleriyle kavrayanlar! Şu yaratılmışların sonsuzluğuna ve Allah’ın yaratmadaki sanatına ibret almak için bakınız ve ilâhî kudreti onlardan görüp ibret alınız ve biliniz.”

İşte bu yüce söz gereği, ilâhî bir farz olan öğle namazını birlikte, topluca kıldıktan(41) ve duadan sonra, dervişlerin ve gönlü yaralı âşıkların hepsi birden şeriatin edeblerine ve tarikatin âyin usullerine göre tamamen bir huzur ve gönül rahatlığı ile otururlar. Tıpkı evreni inşa eden unsurların bir araya gelmesi ile çokluk âlemine ilk defa geliyor gibi beklemeye başlarlar.(42)

Bu bekleyiş âdeta şu âyetteki hâli anlatır: “İşte sana da (Ey Muhammed,) kendi buyruğumuz altında hayat veren bir mesaj vahyettik. (Bu mesaj sana gelmeden önce,) sen vahiy nedir, iman nedir bilmezdin. Ama şimdi bu mesajı bir ışık yaptık ki onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ulaştıralım. Şüphesiz sen de (insanları onunla) doğru yola ulaştıracaksın.”(43)

Bu âyet-i kerimenin buyurduğu gibi, vahiyden önce iman nedir ve İslâm nedir, kimse bilmiyordu. İslâm ve iman ancak Cebrail vasıtasıyla nâzil olan Kur’an-ı Azîm ve Furkan-ı Hakîm ile bilinmiştir. Bu bağlamda, yalnız akıl yeterli olmadığından, peygamberlerin gönderilmesi ve ilâhî kitapların indirilmesi gerekli ve zorunludur.

Nasıl peygamberlere yücelik âleminden Allah kendi hakikatini ve Peygamberinin hakikatini bildirmişse, sema âyininden önce okunan nat-ı şerif’te(44) de zatın(45), sıfatın(46) ve fiilin birliği(47) ile Muhammed Mustafa’nın övgüsü ruhlara anlatılır, bildirilir.

Tıpkı şu âyette olduğu gibi Şüphesiz kalpleri açık olanlar, ‘Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.’(48)’ fehvasınca “İnne fî zâlike” diye nidâ edilir.

Alıntı yaptığımız âyet-i kerimede ve bu âyetin yer aldığı celil sûrede anlatıldığı gibi, insan manaya vâkıf olmak arzusuyla, na’t-ı şerîf’i can kulağıyla dinlediğinde ve onda var olana kalp huzuru ile kulak verdiğinde kendisinden istendiği biçimde iman eder. Böylelikle görünen dünyayı kuşatan eşyaların özünde saklanmış hakikati anlamak için açılmış bir kalb-i hâfız’a (hatırlayan bir kalbe) (49) sahip olur.

Nitekim Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz’e indirilen ilâhî emirler ve şeriata dair hükümleri dinleyen; ve o hükümlere itaat eden; hâl diliyle “Ey Rabbimiz, senin indirdiğin Kitab-ı Kerîm’e biz iman ettik ve Resul-i Ekrem Hazretleri’ne tâbi olduk. Bizleri senin mükemmel birliğine, tekliğine şahit olanlarla birlikte yaz.” (50) demektedir.

Her ne kadar bu âyet-i kerîmenin indirilme sebebi, Hazret-İsa’nın dostlarından olan havarilerin İsa’ya teslim olmaları ise de; Allah, onların lisanından hikâye yoluyla -özel sebep genel hükme mâni değildir, düsturunca- bize seslenmektedir.(51)

İşte, bu şahadeti ikrardan ve tevhidi kabul ettikten sonra, dünya hayatı devam ettikçe, “Siz ey imana erişenler! Allah’a karşı sorumluluk bilincinden uzaklaşmayın ve hep doğru sözlü kimselerden olun!” (52) âyeti gereğince selâmet yolunda olunması gerektiği tembih edilmiştir. Peygamberlerin vârisi, Allah’ı bilme uğraşı ve Allah’a kavuşma çabası içinde olan kâmil, dosdoğru adamlarla birlikte olmak emredilmiştir.(53)

Mevlevî Âyininde bu na’t-ı şerif’in okunması tamamlandıktan sonra, kudümzenin bir düm vurması(54), ilk nefes’e(55) işarettir. Rahman Suresi’nde ‘Göklerde ve yerde var olan her şey yok olup gitmeye mahkûmdur. Ama kudret ve ihtişam sahibi Rabbinizin Zatı sonsuza dek kalıcıdır.” buyurulmaktadır. Bu faydalı kelâmın özü üzere, âyin-i şerîf’in “düm” sesiyle başlaması, yeryüzünde bulunan ruh sahibi, terkip edilmiş varlık(56) ya da insanlar ve cinler, her ne varsa, hepsi fânidir, ancak Yüce Zat yok olmaktan ve son bulmaktan uzaktır, manasındadır.

Taksim yapan neyzenin neyinden dağılan nağmeler ve taksimde icra ettiği makamlar(57), Allah’ın tecellîlerine dalmış ve Allah’ın varlığında kendini yok etmiş salih insanların durumuna işaret etmektedir. O insanlar ki, ölmeden önce ölmüş(58) yani nefislerini çekici dünyalık heveslerin karşısında dizginlemişlerdir. Ney’in sesi aynı zamanda bütün yaratılmışların yok olacağını ve ölümden sonra âlem-i berzah’ta(59) bir süre hareketsiz ve sessiz bekleyeceğini haber vermektedir.

Bundan sonra şu üç ayette anlatılan “Sur’a bir tek üfleme üflendiğinde”, “O yer ve dağlar yükletilip arkasından bir çarpılış çarpıldıklarında”, “İşte o zaman o kıyamet kopmuş olacaktır”(60), “Kendilerine ilim ve iman verilenler de derler ki: “And olsun ki; Allah’ın kitabınca dirilme gününe kadar kaldınız, işte bu dirilme günüdür; fakat siz bilmezler grubuydunuz.”(61) tekrar dirilmek üzere bekleyiş ifade edilmektedir.

Yani Hakk Teala dünyanın nasıl harap olacağını, yeniden dirilmeyi ve kıyametin vukuunu açıklamak üzere şu şekilde emir ve ferman buyuruyor ki; İsrafil’in sur’a ilk üflemesi, ilâhî emirle ve bir tek nefes olarak gerçekleştiğinde bütün dünya büyük bir yok oluşla yok olur, dağlar ve yeryüzü birbirine çarpılır ve sanki dünya dümdüz, yayılmış bir döşek gibi bir toprak parçası haline gelir. İşte bu halden sonra kendinde hiç şüphe olmayan, eğrilik ve yalan bulunmayan kıyamet o zaman vuku bulur.

Ve yine diğer âyette buyurulur ki; ölümden sonra âlem-i berzahta beklendikten, dinlendikten sonra, ilim ve iman sahibi olanlar diyecekler ki: Ey inkâr edenler, Allah’ın ezelî ilminde takdir ve levh-i mahfuzda tayin ettiği diriltilme günü berzahtan sonra ortaya çıkacak idi. İşte bugün o diriltilme günüdür; ancak sizler ey inkâr edenler; bu diriltilmenin gerçekleşeceğini kabul etmezdiniz. Şimdi o hatanız ve yalanınız ortaya çıktı.

(Neyzen’in taksiminden sonra) işte Kur’an’ın âyetlerinde bildirilen yeniden diriltilme ve bir araya toplanma gününe misal olmak üzere herkes, birden ayağa kalkıp, tıpkı şu âyette bildirildiği gibi “O günde ki; ruhları kabzetmekle görevli olan melekler veya melek cinsinden olanlar ya da Hazret-i Cebrail ya da büyük meleklerden üstün yaratılışlı olanları ayağa kalkıp, ilâhî huzurda saf tutarlar(62) ve hiçbir şekilde, kimse hakkında şefaat edemeyecekler. Ancak, Allah, kime izin ve ruhsat buyurur ise Hakk’ın isteği üzere onlar konuşacaklar ve şefaat(63) edecekleri” ayetindeki hale gelirler.

Dervişler; âyet-i kerîmede anlatılan ilâhî huzurda el pençe divan durduklarında hayret ve sessizlik makamında bulunduklarına örnek ve sembol olmak üzere sessiz ve sakin oayağa kalkarak, “Ayakkabılarını çıkar.”’(64) şerefli hitabından tasavvuf ehlinin anladığına göre, sadece vehimden ibaret olan beşerî varlıklarından,(soyunmayı temsil etmek için) beşeri varlıklarının sembolü olan hırkalarından soyunurlar. Âyette(65) anlatılan bütün gizlilikler ortaya çıkar, bilinir; yapılan iyi ve kötü şeylerin hepsi belli olur. İnsan için bu durumu engelleyici bir kuvvet ve kendisini bu durumdan kurtaracak bir yardımcı da bulunmaz. Kıyamet gününde gerçek yardımcı ve destekleyici, ancak merhametlilerin en merhametlisi Cenab-ı Hakk’tır. İşte tıpkı bu âyette anlatıldığı gibi semazenler de hırkalarını(66) çıkararak hırkalarının altındaki tennureleriyle(67) meydana çıkıp ‘İşte bu en şiddetli gündür’(68) âyetindeki halin şiddetini hissetmiş gibi hayran ve dalgın bir halde Allah’a teslim olarak Peygamber Efendimiz’in şefaatini rica ederler, isterler.

Altı büyük hadis kitabının(69) en sahihi olan Buhari-i Şerif ve Müslim adlı kitaplardan, ashab-ı kiramın en çok hadis rivayet edenlerinden, suffe ashabından(70), peygamber efendimizin (yolunun) hizmetçilerinden Ebu Hureyre(71) ve Enes bin Mâlik(72) -Allah her ikisinden de razı olsun- rivayet ederler ki:

Peygamber efendimiz buyurmuşlar ki: “Kıyamet gününde Allah, önceyi ve sonrayı bir araya toplar. İşte bu bir araya toplanmış mahşer ehli, kederli ve hüzünlü bir halde derler ki: “Ne olaydı Rabbimiz bizim için bir şefaatçi tayin etseydi!”

Yine bir başka hadis-i şerifte gelen habere göre, Peygamber Efendimiz, kıyamet gününün izdihamından insanların deniz dalgaları gibi birbirine çarpacağını bildirmiştir.

Ebu Hureyre’den gelen bir rivayete göre ise: Güneş mahşer ehline yaklaşır, insanlar buna takat getiremezler, kederlenirler, tahammülleri kalmaz ve birbirlerine bakarak derler ki; “İstemez misiniz, dilemez misiniz, bir şefaat edici?” diyerek Hazret-i Âdem’e gelirler ve derler ki: “Ey Âdem, sen hepimizin babasısın ve insanoğlunun atasısın. Allah seni kudret eliyle yarattı ve sana ruhundan ruh üfledi.(73) Seni cennete yerleştirdi(74), melekler sana secde eyledi,(75) eşyanın isimlerini tamamen sana öğretti,(76) bu şiddetli günde bizim için Allah katında şefaatçi ol, biz de bizi boğan bu mekânda biraz rahatlayalım. Halimizi görmüyor musun, ne haldeyiz?”

Bizim efendimiz, Hazret-i Âdem der ki: “Allah bugünde öyle bir gazap etti ki, bundan önce kimseye böyle gazap etmemiş idi. Beni zakkum ağacı yemekten(77) yasaklamıştı ama ben yedim. Hata eyledim. Vay bana, vay bana!”, diyerek sızlar ve mahşer ehline “Benden başka bir şefaatçi arayın, Nuh’a gidin!” der.

Mahşer ehlinin hepsi Hazret-i Nuh’a gelip diyecekler ki: “Ey Nuh, yeryüzüne gönderilen büyük peygamberlerin ilki sensin. Allah sana Kur’an’da ‘Çok şükreden bir kul(78) adını verdi, bizim ne halde olduğumuzu görmüyor musun? Bizi bu sıkıntıdan ve ıztıraptan kurtar! Bugünkü şiddetli halde bize şefaat etmez misin?” dediklerinde Hazret-i Nuh: “Allah bugün öyle bir azap eyledi ki, bundan önce kimseye bu azabı yapmamıştı, bundan sonra da kimseye yapmaz. Bana gelince ben kabul olunacak bir duaya sahiptim. Onu da kendi kavmimin helâk edilmesi için yaptım.(79) Vay bana, vay bana!” diyerek “Benden başkasına gidin, İbrahim’e; zira Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” dediğinde mahşer ehli Hazret-i ibrahim’e gelip diyecekler ki: “Ey İbrahim, sen Allah’ın nebisi, yeryüzünde ‘Halîl / Dost’ diye vasıflandırdığı kimsesin. Bizim ne büyük bir sıkıntıda olduğumuzu görmüyor musun, halimizi bilmiyor musun? Bize şefaat eyle!” Hazret-i İbrahim buyurur ki: “Rabbim Teala bu günde öyle bir gazab eyledi ki, bugüne kadar öyle bir gazab etmedi ve bundan sonra da etmez.” Ve kendinden çıkan üç bilinen (görünüşte yalan olan)(80) sözü söyleyip korktuğunu gösterir. Kur’an-ı Kerim’de anlatılan İbrahim kıssalarında ikisi geçen bu üç kelime: “Bunu en büyükleri yaptı.”, “Ben muhakkak hastayım.” ve “Bu benim kız kardeşimdir.’ sözleridir. Bunlar her ne kadar şeklen yalan gibi görünse de hakikatte hepsi doğru bir görüşle değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılır ve yalan olmadıkları ortaya çıkar.

Hadis kitaplarında bu hususta ayrıntılı bilgi vardır. Özetle İbrahim bu üç kelimeyi mahşer ehline söyleyip yaptığından korkarak, “Vay bana, vay bana! Ben genel bir şefaate yetkili değilim.” diyerek mahşer ehline Hazret-i Musa’ya gitmelerini ve Musa’dan yardım istemelerini, zira Musa’nın ‘Kelîmullah’ (Allah’la konuşan kişi) olduğunu söyledi.

“Musa öyle bir kimsedir ki, öyle mükerrrem bir kuldur ki, Allah ona Tevrat’ı vermiştir. Onu denizde boğulmaktan kurtarmıştır.” dedi.

Nihayet mahşer ehli İbrahim’in sözü üzerine Musa’ya geldiler. Ondan yardım istediler. Hazret-i Musa da: “Ben bu şefaate layık değilim. Çünkü ben ‘ilk terk ediş’te bulundum. Bundan dolayı korkarım.”(81) diyerek mahşer ehlini Hazret-i İsa’ya gönderdi, “İsa hem kelîmullah, hem de ruhullah’tır. O size şefaat eder.” dedi.

Mahşer ehli bunun üzerine Hazret-i İsa’ya geldiler, aynı şekilde Hazret-i İsa’dan kendilerine yardımcı ve şefaatçi olmasını istediler. Hazreti İsa da onlara genel bir şefaat etme yetkisi olmadığını, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi, arasat gününde günahkârların yardımcısı ve şefaatçisi Efendimiz’e gitmelerini, onun özel bir kul olduğunu, Allah’ın onun hakkında ‘Senin gelmiş ve geçmiş ve gelecek bütün hatalarını, günahlarını Allah affetmiştir.’(82) müjdesiyle müjdelendiğini dolayısıyla mahşer ehlinin ona gitmelerini söyledi.

Nihayet mahşer ehli Peygamberimize geldiler ve ondan şefaat ve yardım istediler. Bunun üzerine efendimiz buyurdu ki: “Şefaate ancak ben yetkiliyim, büyük şefaat hakkı bana verilmiştir. İlâhî huzura çıkıp sizin için (size şefaat etmek için) izin ve ruhsat isteyeyim” dedi. Hadis-i Şerif’e göre Peygamberimiz buyurur ki: “Ben o gün Rabbimin huzuruna çıkarım, şefaat kapısında secde ederim.” Bir başka rivayette: “Allah’ın arşını taşıyan meleklerin bulunduğu yere gelirim. Ve orada secde ederim.” Bir başka rivayette de “Hem Rabbimin huzurunda dururum ve bin bir türlü övgü ve yalvarma ile ona yalvarırım, fakat şimdi o şekilde yalvarmaya izin yok.”

Ve bir başka rivayette ise: “Allah bana ilham kapısını açar, öyle bir kapı açar ki, benden önce kimseye açmamıştır. Ben bu esnada O’na hamd ü senâ ederim.”

Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre ise: “Rabbim bana izzetle hitap eder ve der ki: ‘Ey Muhammed, başını kaldır ve iste. He ne dilersen bugün sana verilecektir. Şefaat eyle. Şefaatini kabul edeceğim.’ Bu hitap üzerine ben başımı secdeden kaldırırım ve derim ki: “Ya Rabbî! Ümmetimi senden isterim” dediğimde Allah bana: “Ey Muhammed! Ümmetinden üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından olan bâb-ı eymen’den geçir, bunlar öyle kimselerdir ki, cennet kapılarının hepsinden geçmeye izin verilmiş kimselerdir ve cennet ehli ile cennette bir aradadırlar.

İşte Mevlevî semaındaki ilk üç devirlik yürüyüş(83), bu büyük şefaat ve kıyamet gününü, o gün mahşer ehlinin peygamberleri gezip şefaat istemelerini, fakat hiçbir peygamberin şefaate yetkili olmadığını ve sadece efendimizin şefaate lâyık olduğunu teşbih etmek üzere, kalp gözü açık, Allah’ın marifetini tatmış, -Allah sırrını takdis etsin- Sultan Veled Hazretleri, Mevlevî Semaı’nın Devr-i Veledî denilen ilk kısmını üç devir hâlinde düzenlemiştir.

Devr-i Veledî’de ‘o gün her topluluk önderleriyle çağrılır(84) âyetinin manasındaki gibi dervişler, önlerinde önderleri ve büyük liderleri olan şeyh efendileri olmak üzere yürürler.

Dervişler, tam bir iç huzuru ve teslimiyetle, korku ve ümit arasında, ayakta oldukları halde, ‘araçsız, amaç mümkün olmaz,(85)hükmünce; meşihat makamına ve hakikat mihrabına (Hazret-i Peygamber’e) iltica edip, şeriat caddesine, hakikat kapısına dayanıp ümit ederek ve peygamberin sünnetine uyarak üç turu da tamamlayıp kendi köşelerine çekilirler, sessizce ve başlarını önlerine eğerek beklerler.

Tıpkı âyet-i kerîmede olduğu gibi,(86) o gün insan kardeşinden, annesinden, babasından, arkadaşlarından ve evlâdından kaçar. Herkese için kendi yapıp ettiği vardır. Herkes kendi başına kalıp “Vay bana, vay bana!” der. Ve o günde ki, kişi iyilik ve güzel işlerden ne hazırladıysa onu bulur. Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenemez.(87) O günde ki insana malı mülkü ve çocukları fayda vermez.(88) Ancak her kim Hakk’ın huzuruna selim (selamete ermiş) bir kalp ile varırsa, o kurtulur. Herkes kendi yaptığı işler üzerine diriltilir. Kimseye başkasından bir fayda gelmez. Herkes, büyük bir dehşet, hayret ve pişmanlık içinde bütün sebeplerden ve sebeplerin ilgilerinden kesilip sadece ilâhî rahmetten ümitlidir. Âyette, “Onlar için Allah’tan başka bir melce (dayanılacak yer) mence (güvenilecek ve sığınılacak bir makam) yoktur. Allah’a kaçınız kaçacaksanız.” buyurulduğu gibi, iltica (kaçıp sığınma ) ve reca (ümit) ve necat (kurtuluş) mahalli Hakk’ın kendisinden kendisine olup Allah’a tevekkül ile bütün işlerini ona güvenenler (dervişler), “Hakk’a firar ediniz”(89) emrince sağ ellerini affa ve ilâhî rahmete açıp, sol elini de başka herkesten ümit kestiğine ve sadece Allah’tan ümitli olduğuna işaret etmek üzere yukarı kaldırıp, sarhoş ve kendinden geçmiş, ilâhî aşkla mest olmuş bir halde sema eder.

Biraz önce geçen hadis-i şerifte işaret edildiği üzere bundan sonra hesap vermek için Allah’tan emir ve çağrı geldiğinde (insanın) durumu âyet-i kerîmeye göre (şöyle)dir.

‘Amma yaptığı işleri gösteren, kaydeden defter kendisine sağ eline sağ tarafından verilen kimsenin hesabı kolay olur.(90)Diğer Müslümanlara ya da kendi akraba ve yakınlarına mutlu bir şekilde döner veya cennetlerde kendisine verilen nimetlere mutlu ve huzurlu bir şekilde kavuşur.

Amma o, amel defteri, arkasından sol tarafından sol eline(91) verilen kimselerin, sağ elleri boynuna dolanıp sol eli arka tarafa doğru uzanır. Allah korusun, bu şekilde olanlar mahşer topluluğu içinde rezil ve aşağılık bir duruma düşerler. O kimse bu durumda iken hal diliyle şöyle der: “Ey benim yok oluşum(zamanım) gel şimdi, senin gelme zamanındır.”

Tıpkı bu kimsenin durumundaki gibi semazenler ikinci selâmda hesap gününün dehşetini ve azabını göstermek üzere kendilerinden geçmiş ve perişan bir halde sema ederler.

Nitekim hesabın kolaylaşması ve azabın hafifletilmesi için, Peygamber efendimizin şefaati yetişir.

Abdullah İbni Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Efendimiz şöyle buyurur: “O gün sonsuz nimetlere sahip, en güzel sözlerle anılan peygamberlerimiz için tahtlar hazırlanır. Onlar da tahtlarına otururlar. Sadece benim tahtım boş kalır. Ben tahtıma oturmam. Benim durumuma bakarak Cenab-ı Hak bana hitap eder: “Ümmetin hakkında ne isterseniz onu yapayım.” Ben Allah’a yalvarıp derim ki: “Ya Rabbî, ümmetimin hesabını hemen gör! Geciktirme. (Onları kararsız bir halde bekletme.)” Bunun üzerine Allah ümmetimin hesaplarını görür. Ümmetimden bazıları rahmet-i Rahman’a kavuşur. Bazıları da benim şefaatimle yüce cennetlere ulaşırlar. Ben o gün ümmetime sürekli şefaat ederim. Hatta öyle ki, ümmetimden cehennemlik olan bazı kimseleri bile şefaatimle cehennemden kurtarırım. Cehhennemin bekçileri olan azab melekleri bana derler ki: “Ey Muhammed, sen ümmetinden, şânı yüce olan Allah’ın azabına uğrayacak kimseyi bırakmadın (ümmetinin hepsine şefaat ettin.)”

İşte bu hadis-i şerifin ifade ettiği üzere Muhammedî şefaat eriştikten sonra, (âyet-i kerime gereğince(92), yüce ve ulu Allah buyurur ki: “Sizden hiç kimse yoktur ki, cehennemin üstüne kurulu sırat köprüsünü(93) yürümesin.” İşte bu sırat köprüsü mahşer ehlinin karşılacağı büyük bir imtihan olup bazıları buradan göz kamaştıran bir şimşek gibi, bazıları rüzgâr gibi, bazıları da yürüyerek geçerler. Bazıları da kendi üzerlerindeki yüklerden dolayı cehnenneme düşerler, ateşte karar kılarlar.

İşte bu hesap vermenin dehşetinden ve mahiyetinden (çekilen korkuyu anlatmak üzere) semâzenler dehşet ve ürperti içinde semâ ederler. Yine Peygamber Efendimizin şefaati, “Rabbinin makamından korkan kimselere iki cennet vardır.” âyeti(94) gereğince yetişir.

Nitekim Ebu Davud’un tahric ettiği bir hadis-i şerifte -ki bu hadis altı büyük hadis kitabından olan Ebu Davud’da Huzeyfetu’bni Yeman(95) –Allah ondan razı olsun- hazretlerinden sağlam bir senetle rivayet edilmiştir, Rasulullah Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilir:

Mahşer ehli en sonunda Peygamber Efendimize gelirler. Peygamber Efendimiz de onlara şefaat ederler. Mahşer ehlinin halini, kıyamet gününü ve sıratı tarif ederek buyururlar ki: “Önce sırat köprüsü kurulur. Mahşer ehlinden bazıları onun üzerinden, şimşek gibi (hızlıca), bazıları rüzgâr gibi geçerler. Onlardan sonra bir kısmı kuş gibi uçarak geçerler. Bazıları ayakları üzerinde yürüyerek geçerler. Hürmet edilen Peygamber Efendimiz, sırat köprüsünün üzerinde durup “Allah’ım kurtar, Allah’ım kurtar!” diyerek rahmetlere erişmiş ümmetine dua ederler. Hattâ bütün insanlar geçinceye kadar, bazıları bir Rabbânî hikmetin gereği, bazıları Rahman’ın lütfu icabı yüce cennetlere, kimisi de Rabbânî adalet gereği cehenneme giderler.

İşte bu mahşer gününün hengâmesinde mahşer ehlinin tekrar gerçek şefaat sığınağı olan Muhammed aleyhisselâmın kapısına muhtaç olduklarını, ondan şefaat umduklarını göstermek üzere semâzenler tekrar sarhoş ve dalgın bir halde semâ ederler. Bu esnada yine efendimizin şefaati ulaşır. Efendimiz için Makam-ı Mahmud kurulur. Kendileri Makam-ı Mahmud’a gelirler. İsra Suresi’nde mealen “Umulur ki Rabbin seni makam-ı Mahmud’a yüceltir.”(96) şeklinde anılan bu Makam-ı Mahmud öyle yüce bir makamdır ki, önce gelenler de sonra gelenler de ona gıpta etmişlerdir.

İşte bu Makam-ı Mahmud’un ne olduğu hadis-i şerifte şöylece anlatılmıştır: Efendimiz aleyhisselâm buyururlar ki: “Yukarıdakilerden sonra tekrar secdeye kapanırım. İlâhî taraftan bana ruhsat ve izin verilir ve denir ki: “Ey Muhammed, her kimin kalbinde bir buğday, bir arpa tanesi kadar imanı varsa, cehennemden çıkar!” diye hitap edilince ben de ilâhî emri yerine getiririm. Tekrar âlemlerin Rabbi, şânı yüce Allah’a varıp binlerce hamd ve sena ile secde ettiğimde tekrar ilâhî kıbleden emir ve ferman buyrulup ruhsat ve izin verilir. “Her kimin kalbinde bir hardal tanesi kadar iman varsa cehennemden çıkar!” diye bana hitap edilir. Ben de bu ilâhî emir üzerine bu durumdakileri cehennemden çıkarırım.

Tekrar ilâhî huzurda hamd, senâ ve dua edip şefaat ve rica kapısına varıp secde ettiğimde, tekrar ilâhî taraftan bana hitap edilir ve denilir ki: “Ey Muhammed, başını secdeden kaldır ve yürü. Her kimin kalbinde bir hardal tanesinden daha az, hattâ bundan da az bir iman varsa onu da cehennemden çıkar!” diye ilâhî emir buyurulur. Ben de ilâhî emri yerine getirdikten sonra, ben tekrar secdeye varıp, bağışlama ve yalvarma kapısında yüzümü yere koyarım. Bu esnada yine bana ilâhî hitapla: “Ey Muhammed, başını kaldır, her ne dilersen söyle, benim tarafımdan işitilir ve senin şefaatin bu günde kabul edilir.” diye ilâhî vaad buyurulur. Bunun üzerine ben de derim ki: “Ya Rabbî, öyle bir kul ki, Lâ ilâhe illallah sözünü lafzen ve manasını, ne kastettiğini düşünerek, inanarak bir kere dahi söylemiş olsun, sen de bilirsin ki bu tevhid, tevhid-i aklîdir, tevhid-i şer’î değildir; tevhid-i şer’î, peygamberlerin öğretimiyle olur. Bu ise elbette (sana göre) çok yetersiz ve azdır. Ancak, sonuçta bu bile bir ikrar, bir doğrulama sayılır. Çünkü, bir insan ömründe bir kerre bile, kelime-i tevhidi, lisanıyla kelime olarak söylese bile bu dahi bir amel sayılır. İlk üçün kısımları içinde olanlar bunlardır. Onlar hakkında da bana şefaat etmeye izin ver, dediğimde, ilâhî taraftan bana izzetle hitap edilir ve denir ki: “Ey Muhammed, üstünlüğüm (izzetim), büyüklüğüm (kibriyâlığım) ululuğum (azametim), her şeyi istediğim gibi oldurabilirliğim (ceberûtum) hakkı için, bir kul ki, Lâ ilâhe illallah sözünü, lafzen veya manasını bilerek söylemişse, ben şânı yüce olan Allah olarak onu, iyiliğimden (keremimden), kullarıma iyi muamele etmemden (lûtfumdan) dolayı cehennemden çıkarırım, kurtarırım. İşte Allah bunu söyledikten sonra ben derim ki: “Cehennemde sadece, Kur’an’da kendileri hakkında, inatlarından dolayı ve insanlığa sürekli ve ısrarla zarar verenler oldukları için ebediyyen cehennemde kalacaklardır.” şeklinde nitelendirilenler kaldı.

İşte bu dördüncü kez şefaat isteğini ve peygamberimizin şefaatiyle cehennemden kurtulanların durumunu anlatmak üzere dördüncü selâmda da tam bir semâ edilir. Bundan sonra, Kur’an okumayı iyi bilen ve sesi güzel olan (mutrıbdan) birisi, Kur’an’da Zümer Suresi ismiyle adlandırılan sûrede, en sonu ve en sonun hallerini, yeniden yaratılmayı, cennet ehlini, büyük meleklerin o gündeki durumunu, onların Allah’ın Arş’ını taşıdıklarını ve Arş’ın etrafında sıralanışlarını anlatan, açıklayan şu âyeti okur: (97) “Ey Muhammed sen o gün meleklerin de Arş’ın etrafını kuşatarak, Rablerine hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Artık halk arasında hak ile hüküm icra edilip yaratılmışların ya da büyük meleklerin ‘Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” dediğini görürsün.

İşte bu âyet-i kerîmenin okunmasından sonra, duahan dede ayağa kalkıp “Rabbiniz şöyle buyurdu: “Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.”(98) âyeti gereğince, yalvarı elini, dileklerin kabul edildiği ve ihtiyaçların karşılandığı makama açıp duaya başlar.

(Duahan Dede)İslâm âleminin -Allah kıyamete kadar saltanatını daim etsin- padişahına, onun başarısına, kurtuluşuna ve zaferine, devlet büyüklerinin, bakanların, devlet erkânının iyiliklerine ve devlete hizmet edenlerin tümüne, orduya, askere, yolda olan hacılara, bütün iman ve İslâm ehline, onların selâmetlerine dua eder.(99)

Bu âyinden elde edilen sevabı, önce peygamberlerin sultanı, temiz kişilerin delili, -Allah’ın bütün iyilikleri ve yücelikleri onun olsun- Muhammed Mustafa Efendimizin mukaddes ruhlarına ve varoluş sırrına, bütün peygamberlere -Allah hepsini iyiliklerle ve güzelliklerle bezesin-, Peygamberimizin ailesine ve dostlarına -dört büyük dosta, muhacirine ve ensara,- Allah hepsinden razı olsun, sadece bedenleri uyuyan canları uyanık olan ve Allah’ı bilme lezzetini tatmış Allah dostlarına, dinin önderlerine ve özellikle, yardıma muhtaçların elinden tutan pîre, ve diğer pîrlere, aziz kişilere, bütün iman ehlinin ruhlarına hediye edip “el-Fâtiha!” dedikten sonra niyaz makamında, “Dem-i Hazret-i Mevlânâ, hû!” deyip âyinin bitişini ilân ederler.

İşte bu Risale’de anlatılan “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.”(100) âyetindeki gibidir.

Yoldaki kardeşlere, doğruluğun ve muhabbetin yolcularına hatıra olsun ümidi ile, insanlığın efendisinden gelen “Allah benim sözümü dinleyenin yüzünü ak kılsın, ve beni anan kula Allah rahmet etsin” hadisindeki sünnete uyarak, bu kısa risaleyi tertip edip ismini, Mevlevî Âyinindeki Manevî İşaretler olarak koydum.

Cenab-ı Hakk bu Risale’yi şu âyetlerdeki gibi kabul eylesin. “Bunun üzerine Rabbi, onu hoşnutlukla kabul buyurdu, onu güzel bir biçimde yetiştirdi”(101). “Yâ Rab, … bana sonrakiler içinde bir lisan-ı sıdk (doğruluk lisanı) tahsis eyle. (Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle) ve beni naîm cennetinin vârislerinden eyle!”(102)

Allah’ım, beni de onların (yukardaki ayetlerde anılan dua ehli)arasına dâhil eyle. Onların şarabından bana da içir. Onların muhabbetlerinden beni de faydalandır. Onların topluluğuyla dirilt beni de. Beni de onlarla birlikte cennetine koy. Âmin, yâ Rabbe’l-âlemîn.

“Makâleye dipnotları ile birlikte tamamına ulaşmak için aşağıdaki bağlantıdan “doc” formatında bilgisayarınıza indirmeniz gerekmektedir.”

http://www.mutriban.com/wp-content/plugins/downloads-manager/img/icons/doc.gif download: Mevlevî Âyini’nde Manevî İşaretler (152KB)
added: 28/04/2009
clicks: 270
description: