‘Yazarlar’ Kategorisi

Batının tarihi Yunan müziği için kullandığı monodik sıfatından çevrilen teksesli’lik, kendi müziklerinden, öğrenemedikleri için nefret eden birtakım çıkarcıların, tek kollu, tek bacaklı gibi bir organ eksikliğini çağrı§tırıp insanımızda Batıya kaf§ı a§ağılık duygusu yaratmak amacıyla yerle§tirdikleri bir politik terimdir.

Geçen yazıda sadece bir kısmını söylediğimiz malzeme zenginliğinden, armoni vb. efektlere ihtiyaç duymamış olan müziğimiz, en az iki porte kullanmak zorunda olan Batı müziğinin aksine sadecebir porte üzerineyazılabildiği için, bütün doğu müzikleri gibi tek porteli dir, ama asla tek sesli değildir. Devamını Oku »

Mevlevîlikte, “nezr veya nezir” kelimesi, adak ya da hediye anlamlarında kullanılır. Mevlevîler birine hediye verecekleri zaman “Nezr-i Mevlânâ – Mevlânâ’nın Hediyesi” diye takdîm ederler. Böyle sunulan hediye reddedilmez, alınır.

Mevlevîler, kimseden bir şey istemez, sadaka kabûl etmezler. Ancak dileyenler dergâha veya mensûblarına hediye verebilirler, “Nezr” veya “niyâz” denen bu bağışlar, Nezr-i Mevlânâ yani dokuz, on sekiz veya dokuzun diğer katları (9, 18, 27, 36, 45, 54, 63, 72, 81, 90, 99, 108, 117…) miktarınca olurdu. Bu katları ifâde eden rakamların kendi iç toplamlarının, birbirleriyle toplamlarının, çarpımlarının veya çarpımlarının katları ile onların iç toplamlarının da her zaman 9 rakamını verdiği dikkate değerdir. Diğer yandan bütün sayılar, 0’ dan 9’ a kadar büyüyerek giden on temel sayıdan oluşur ki, Nezr-i Mevlânâ olan 9, bunların en büyüğüdür. Devamını Oku »

Müzikle biraz olsun ilgili olup da “çok sesli müzik, teksesli müzik” deyimlerini duymamış olan herhalde yoktur. Zira insanımız bu deyimlerle ta ortaokul sıralarından itibaren tanıştırılır. 70 yıl boyunca ortaokul ve lise müzik kitaplarında öğretildiği şekliyle tek sesli müzik, adı üstünde tek sesli, ilkel, çağdışı alaturka müziktir (yani kendi müziğimiz).

Çoksesli müzikse, adı üstünde çok sesli, gelişmiş, çağdaş ve evrensel “klâsik müzik”tir. Şu klâsik müzik sözü ne zaman geçse, “Siz klâsik müzik sever misiniz?” diye soranları, “Hangisini kastediyorsunuz, bizim klâsik müziğimizi mi, Batınınkini mi” sorusuyla şaşkına çevirdiğimi keyifle hatırlarım. “Eııı, tabiî Batı klâsik müziği” diye düzeltmek zorunda kalan bu yarı cahillerin aklına, bizim de bir klâsik müziğimizin olduğu hiç gelmez çünkü. Neyse gelelim konumuza. Nedir şu teksesli/çoksesli meselesi? Ve nasıl bir ilgisi vardır çağdaş ya da çağgerisi olmayla? Devamını Oku »

Mûsikî tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilim adamları insanların konuşmayı bilmedikleri devirde duygu ve düşüncelerini mûsikî ile anlattıklarını söylüyorlar. Mûsikînin dinden doğduğu düşüncesi de bugün mûsikî tarihçileri, felsefeciler ve sosyologlar tarafından benimsenmektedir.

İlkel toplumlarda mûsikî bir ibâdet, insanları Yüce Yaratıcı’ya ulaştıran bir olgu, hatta Tanrı’nın insanlara bir lûtfu kabûl edilirdi.

Totemizm, Şamanizm, Animizm gibi dinlerde mûsikînin önemli rolü vardı. Bu dinlerin etkisindeki toplumlarda müzisyenler aynı zamanda din adamlarıydılar. İslâmiyet’i kabûlden önce atalarımızın dini olan Şamanizm’de “kam”, “baksı” ya da “şaman” denen din adamları ellerindeki çalgı ile çalıp söyleyerek dînî mesajlarını iletirlerdi. İslâmiyet de bu sanatın karşısında olmamıştır. Ancak her olgu gibi mûsikînin de iyi ve doğru yolda; iyi ve doğru duyguları hissettirip, ortaya çıkaracak şekilde kullanılması istenmiştir. Devamını Oku »

Sevgili okuyucular,
Müziğimizin adının ‘alaturka’ olmadığını, ona bu adı alaturka kafalıların taktığını izaha çalıştığım ilk yazımda, bu sözün nereden çıktığını ve ilk defa kimler tarafından kullanıldığını gelecek yazıda açıklayacağımı söylemiştim. Şimdi onu yapıyorum.

Müziği harp sanatında kullanan ilk uluslardanız. Tarihin tanıdığı ilk atalarımız olan Hunların, ikisi nefesli, dördü vurmalı olmak üzere altı tür çalgıdan oluşan, ‘tuğ’ adını verdikleri büyük bir askerî müzik takımları vardı (tuğ sadece sancağın değil, aynı zamanda bu kurumun da adıydı). Hunca adları ve Türkçe karşılıkları ile bu sazlar şunlardır: Devamını Oku »

Türk popu denen, Batı’da kopya edilen hemen herşey gibi, önüne ‘Türk’ kelimesi kondu mu halka bizimmiş gibi kabul ettirilebileceği sanılan bir eğlence müziği türüdür. Yüzyılımızın ilk çeyreğinde Celal Ince ve Fehmi Ege’nin tangolarıyla başlamış, Ilham Gencer ve Ayten Alpman’la önce Hafif Batı Müziği, sonra halka daha sempatik görünmek için Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği kılığına girmiş; nihayet Berkant, Kızılok, Selçuk Ural, Alpay, Cem Karaca, Barış Manço, Modern Folk Üçlüsü ve Erol Evgin’le Türk müziğinin usûl ve motiflerini kullanma ihtiyacını duymuş, M. Ersoy’la Türk Kalipsosu, Erol Pekcan’la Türk Cazı, sonunda da Ajda Pekkan ve Sezen Aksu ile Türk Popu olmuştur. Bundan sonra nereye mi gider? Devamını Oku »

Müzik denildiğinde aklımıza hemen seslerin oluşturduğu kompozisyon gelir. Müziğin ses, sessizlik, insan, enstrüman vd. unsurlardan oluştuğunu unutmamalıyız. Müzik doğal olan ve olmayan tüm unsurları içinde barındırır. Son noktada müzik bir resim gibi somut olarak karşımızda durmaz. Resim tual ile bizim görselliğimize hitap eder. Müzik dinleme anında vardır. İcra bittiği an kulağımızdan, gözümüzden silinir gider. Sadece bizde bıraktığı etki, izlenim kalır. Devamını Oku »

Müzik bu güne gelinceye kadar sürecinde oldukça karmaşık bir yol izlemiştir. Bu sürecin insanlık tarihi ile paralellik göstermesi bizi şaşırtmamalı. Karmaşıklığın en önemli boyutu, müziğin tekniğinde kendini gösterir. Tüm kuramsal çatışmalar ve toplumsal dinamizm bu bu boyutun içinde gizlidir. Yaşamı şekillendirerek anlamlı kılmaya ve sanata dönüştürmeye çalışan plastik sanatların aksine müzik, insanlığın tüm evrelerini melodik yapısında bize duyurması ile anlamlıdır. Anlamlı olmasındaki gizem, kültürel kodlamaların çözümü için süren çabalarla estetik, felsefi ve toplumbilimsel bir alana yönelir. Bu yönelmenin metaforik kelimesi: öznedir. Devamını Oku »

Müzik ile ilgili her yazı, ilgi alanım olduğu için dikkatimi çeker. Müzik, önceleri benim için dinlenme-eğlenme aracı iken, şimdi; mesleğimin parçası, çalışmalarımın “nesnesi” haline geldi. Müzik yazıları da artık daha bir önem kazandı.

Yazılan her yazı süreç içinde tarihe mal oluyor.  “iyi” olması, “kötü” olması dışında tarihi belge niteliği her müzik yazısını önemli kılıyor. Müzik bilimci bu nedenle tarih konusunda hassas olmalıdır. Çünkü müziği müzisyenler yaparken, müzik tarihini müzik bilimciler yazmaktalar. Yazılar sonuçta literatürü oluşturarak  tarihin seyrine etki etmekteler. Devamını Oku »

Mekan ontolojik olarak her zaman kutsallığını korumuştur. Varlığın kendini ifade ederek aidiyet olgusu kazanması mekan ile mümkündür. Bu nedenle mekanın mitlerle, yaratılış hikayeleri ve kutsal metinlerle anlatımı söz konusudur. Her varlığın bir mekanı vardır. Burada varlık kendini kainatın tüm kötülüklerinden arındırmış olarak yaşar. Cennet, günahlardan arındırılmış en temel yerdir.

Beden ruh için en temel yaşam alanı gibi görünürken aslında geçici bir mekansal uğrak yeridir. Bedenin ruh ile bütünleşmesi, doğumdan önce canlının ana rahminde yaşam sürecine girmesi ile başlar. Bu andan itibaren canlı ruh ile kutsanarak dünyadaki yaşam serüvenine başlamıştır. Doğurgan olan tüm canlılar kutsal kabul edilir. İnsan için yaşamı ve doğurganlığı temsil eden kadın “Meryem Ana” imgesiyle günahsız olarak kabul edilir. Doğum ölüme en yakın andır. İnançlarımız doğrultusunda doğumda da, ölümde de tüm kutsal olan ritüelleri eksiksiz yerine getiririz. Yeni doğan bir bebeğin kutsanması, aynı zamanda varolduğu alanın yeniden kutsanması kutsallaştırılması demektir. Her doğum yaşamın yeniden kutsallaştırılarak katarsis olma halidir. Devamını Oku »

English Instructions      

Bağış      

Mutriban.com Facebook Grubu