Ruhu Şâd Olsun…



Dinî ve lâdinî musikinin büyük temsilcisi Hafız Kani Karaca, kültür tarihimizde derin izler bırakarak 4 yıl önce bekâya doğmuştu.

Dinî ve lâdinî musikinin son büyük temsilcisi Hafız Kani Karaca, kültür tarihimizde derin izler bırakarak 4 yıl önce bekâya doğmuştu.  Türk musikisinin büyük üstadlarından meşk eden Karaca, musikimizin adeta canlı bir arşivi idi.


Siyah gözlükleriyle yer etmişti zihnimizde. Dolaştığı perdeleri kusursuz basan davudî sesi, İstanbul ağzıyla ve makamdan makama geçerek okuduğu Kur’an’lar, Mevlidlerle hafızlığı sanat neşesiyle icra eden kuşağın son temsilcilerindendi. Türk musikisinin, icra edecek babayiğit kalmadığı için unutulmaya yüz tutan en zorlu eserleri zihninde kayıtlıydı.


Konya’daki Mevlâna İhtifallerinde icra edilen Nat-ı Mevlânâ, Kani Karaca’nın sesiyle özdeşleşmişti bizim nesil için. İlk yıllarından beri Konya ve İstanbul’da düzenlenen Hz. Mevlânâ’yı anma törenlerine naathan, ayinhan ve kudümzen olarak katılmaktaydı.


Ali Ulvi Kurucu merhum ise “Hafız Kani’yi Dinlerken” isimli manzumesinde onun hakkında şöyle demektedir:


…. Bu nurdan ses, gerilmiş ufka, bazen bir gümüş tüldür,
Ve bazen, ah ü feryad eyleyen bir dertli bülbüldür!..
Yakar ateşli feyadiyle, dem tuttukça eflaki,
Mezamiriyle coşmuş, Hazret’i Davud okur sanki! …


Ruhun Şâd olsun….

Ezan

Salâ’

Naat-ı Şerif

Kaside

 


Hatm-i Şerif - Okuyan: Kani Karaca





Kâni Karaca ile yapılmış bir mülakatı sizlere sunuyoruz.



Sizi genellikle Kandil gecelerinde Televizyon ekranlarındaki mevlit programlarından tanıyoruz. Ancak yaşam hikayeniz kamuoyu tarafından pek bilinmiyor. İsterseniz önce, Kani Karaca’nın yaşam hikayesinden başlayalım.



Efendim ben 1930 yılında Adana’nın Adalı Köyü’nde dünyaya geliyorum. Doğum hikayem ilginçtir. Babam ilk evliliğini yapıyor ve erkek çocuğu olmuyor. Bunun üzerine ikinci evliliğini yapıyor. Annem çok geçmeden beni dünya getiriyor. Ancak babamın ilk hanımı kıskançlığından mı yahut bu erkek çocuğu, tüm miras buna kalacak korkusundan mı bilemiyorum, gözüme kimyevi bir ilaç dökerek kör olamama neden oluyor. O zamanın şartlarına göre ulaşım kolay değil, hastaneye bir şekilde ulaştırıyorlar ancak doktor, geç kalmışsınız diyor. Babamın vefatının ardından öz annem evlenmek istiyor ve benim bu evliliğe mani olacağımı düşünüyor. Sonra köylülerin ve akrabalarımızın söylediğine göre, beni başından atmak için toprağa gömerken yakalanıyor.



Üstadım gerçekten toprağa mı gömüyor?



Evet efendim, basbayağı düz anlamıyla diri diri mezara gömmeye çalışırken köylüler ve halam görüyor. Halam beni yanına alıyor ve büyütüyor. Halam diyor ki “Bu kardeşimin oğlu; kel de, kör de olsa ben bakarım.”



Ya anneniz?



Onu daha sonraları gördüm. Ancak öylesine işte.



Haklarınızı helal ediyor musunuz her iki annenize?



Allah’a havale ediyorum. Halime de şükrediyorum. Halam beni hafızlığa yöneltti ve köy imamının hocalığında dokuz yaşında hıfzımı bitirdim. Yani Kuran-ı Kerim’in tamamını ezberledim. Çok otoriterdi rahmetli hocam. Köy çocukları yolun kenarlarına çivi çakar arabaların tekerlerini patlatırlardı. Onları muma çevirdi. Ama çok sıkı, bilgili bir adamdı. Sultan Hamit döneminde İstanbul’da okumuş.



Zamanla ben mevlitlere, Kur’anlara gitmeye başladım. Yavaştan ismim duyulmaya başladı. Adana civarında Hacı Şefika Hatun Camii’nin imamı, Abdi Efendi vardı. O beni yanına aldı ve musikiyi öğretmeye başladı. Adana Türk Ocağı Derneği’nde de meşk ediyorum Kemanî Galip Ongül, Klarnetçi Ali Bakır önderliğinde. Orada bazı işadamları, “Bu çocuk İstanbul’a gitsin, yoksa burada heba olur” diyorlar.



Bunun üzerine 1950 yılında İstanbul’a geldim. Kayserili İşadamı Mustafa Özgür’ün evinde kalıyorum o zamanlar. Allah Rahmet etsin. Onun dostu olan İbrahim Bey beni dinledi ve “Oğlum ne yapmak istiyorsun” dedi. Ben de “Valla abi, Yeraltı Camii’nin imamı, Hafız Ali Efendi’den ders almak, Sadettin Kaynak’la tanışmak istiyorum” dedim. Beni Hafız Ali Efendi’ye götürdü. Ali Efendi beni dinleyince şaşırdı. Herhalde bu kadar iyi okuyacağımı tahmin etmiyordu.



Hafız Ali Efendi bana dedi ki “Oğlum kendine bir hoca seç ve onun tavrını iyi dinle. Böyle daha iyi kavrarsın Kur’an-ı Kerim’in okunuşundaki inceliklerini.” Ben de “Efendim ben sizin için geldim” dedim. Ve başladık derslere.



Kuran tilaveti sanattır. Bu dersler neyi içeriyordu?



Kur’an-ı Kerim’in inceliklerini.



Harfleri düzgün telaffuz etmekle tecvit veya talimi mi kastediyorsunuz?



Ondan daha ileri olan on farklı biçimde Kuran okuma dersleri. Buna, aşare-i takrip deniyor. Derslerimiz devam etti. Ben yine İbrahim Ağabey’e “Ağabey, ben Sadettin Kaynak’la tanışmak istiyorum” dedim. Sadettin Kaynak o zamanlar Ramazan aylarında Yeni Camii’nde mukabele okurmuş.



Sadettin Kaynak’ın görevi neydi?



Sultanahmet Camii’nin imamıydı. Kaynak Hoca’ya gittim, “Bana bir aşır oku” dedi. Okudum. “Bayramdan sonra benim Sıraselviler’deki evime gel, meşke başlayalım” dedi. Ben nasıl seviniyorum. Sevincimden uçacağım. İlk meşke başladığımız zaman kendi bestelemiş olduğu Şehnaz makamında bir ilahi vardı, “Bana bu ten gerekmez can gerektir” diye. Onun üzerinde çalıştık. Sonra nota ve solfejleri zihnen bana öğretti.



“Hocam” dedim, “24 makamlı kar-ı natık var, onu meşketmek istiyorum.” “Oğlum” dedi, “Ben sana öyle bir kar-ı natık meşkedeceğim ki. Ahmet Avni Bey’in 119 makamlık bir kar-ı natık’ını öğreteceğim.”



Kar-ı natık ne demek?



Konuşan eser demek, bir güftede o makamın ismi geçiyor ve o makamda melodi halinde ortaya çıkıyor. Bu derslere devam ettim ve musiki bilgimi ilerlettim.



Bir gün Sıraserviler’deki evde çalışırken Sadettin Heper geldi. Sadettin Kaynak Hocam dedi ki: “Oğlum Kani, bir gün bana emr-i Hakk vaki olursa seni Sadettin Heper’e emanet ediyorum. Hatta o benden daha bilgilidir.” Heper’le birlikte de çalıştık. Onun da çok emeği var bende. Tophane’deki Kadiriler Tekkesi’nde Perşembe günleri Mevlevi ayinleri ve bazı klasik eserler okunuyordu. Bu arada Sadettin Kaynak ile Hafız Ali Efendi’nin araları limoni. Birbirlerinin arkalarından olmadık şeyler söylüyorlar. Ben de ikisini de incitmemeye çalışıyorum. Ama bu arada neler çektiğimi bir ben bir de Allah bilir. Bir gün Sadettin Kaynak Hoca anladı. Bana dedi ki: “Kani, bana bak, sen iki tarafı da idare ediyorsun. Benden kaçmaz. Ben İstanbul çocuğuyum.” Allah rahmet etsin ikisi de beni çok severdi.



Bu sırada Hakkı Süha Bey vardı, edebiyat hocası. Cuma akşamları fasıl meşkediyoruz. O da beni Tanburî Cemil’in oğlu Mesut Cemil ile tanıştırdı. Radyoya Mesut Cemil’e gittik. “Bir şey oku” dedi bana Mesut Cemil. Hicaz makamında bir Durak; güftesi Yunus Emre’nin bestesi de Hacı Arif Bey’e ait, “Senin aşıkların kılmaz nazar firdevs-i ala’ya” diye bir eser. Mesut Cemil çok beğendi, duygulandı. Ve Sadettin Heper’den meşk ettiğim eserleri radyoda okumamı istedi. TRT henüz teşekkül etmemişti. Yıl 1953. İstanbul Radyosu daha müstakil haldeydi. Radyoya başladım. Bir yandan derslere de devam ediyorum.



Sonra Aralık aylarında Mevlevi ayinleri düzenlenirmiş. Merhum Sadi Hoşses ve birkaç arkadaşı organize edermiş, Konya Şahin Sineması’nda yapılırmış. Hoşses naat okurmuş. Hocaya intikal ediyor ve Konya Belediyesi ile işbirliği yapılıyor. 1955 yılında bir aralık ayında Hocam Sadettin Kaynak, bana bir telgraf çekti ve acele Konya’ya gelmemi istedi naat okumam için.



Tabi o zamanlar Konya’ya aktarmalı olarak gidiliyor. Konya’da Kitaplık denen bir bina var. Orada yapılıyor sema törenleri. İlk naatı ben okudum. Sonra ilginç bir olay da yaşandı orada. Ayinin dördüncü selamında bir yer var. Ben hem okuyor hem de kudüm çalıyorum. Halil Can’ın talebeleri bayağı bozuldular, heyecandan okuyamadılar. Ancak bana uymak zorunda kaldılar. Ayin bittiğinde Halil Can döndü, dedi ki öğrencilerine: “Çocuklar, eğer Kani olmasaydı ayin çorbaya dönecekti.”



O ilk gün Konya adeta çalkalandı. Sonra efendim bu iş aldı yürüdü. Otuz yıl Mevlevi ayinlerine katıldım.



Mevlevi ayinlerinin geçmişi ne kadar?



Valla benim bildiğim Sadi Hoşses ve arkadaşlarından önce yok. Onlar da kendi çabalarıyla yetersiz olarak yapabilmişler.



Çalışma hayatınız nasıl gerçekleşti? Geçim problemini nasıl aştınız?



Mevlitlere giderdik. Sadettin Kaynak Hocamın himayelerinde, radyoda söylerdik ancak af buyurun para bile almadığımız çoktur. Bu arada yeri gelmişken, artık mevlit filan okutulmuyor. İsmi lazım değil, televizyona çıkan bir ilahiyat profesörü, “Mevlit diye bir şey yoktur, okutmayın” dedi. Artık kimse mevlit okutmaz oldu. Eski kültürlü insanlar da kalmadı tabii. O yüzden çoğu kimse bu fikirlere aldanıyor.



Kani Karaca ülkemizde istediği yere gelebildi mi?



Hayır, hayır bu konuda bir himaye görmedim. Çabalarım hep pasif kaldı.



Kur’an okuma sanatına gelmek istiyorum. Her camide, herkes Kur’an okuyor. Bu hakkıyla yapılabiliyor mu? Kuran okuma sanatı nedir? Bu sanat unutuldu mu?



Efendim, Kur’an okuma üzerinde çalışan on imam ve bunların iki tanede ravileri var. Aşara-i takrip, on farklı okuma biçimi anlamına geliyor. Bizim okuduğumuz genellikle İmam-ı Asım Kıratı’dır. Ancak bunun dışında mana bozulmamak şartıyla, bazı farklılıklar taşıyan okuma biçimleri de var. Bunun çok şartları var. Kitapları var. Arapça bilenler daha iyi kavrıyor.



nümüzde eğitimi veriliyor mu?



Varsa da çok az. Ben bilmiyorum.



Beğendiğiniz isimler…



Fatih Çollak, merhum İsmail Biçer, bunlar çok önemli isimler. Ehl-i Kuran olan insanlar var. Kuran-ı Kerim ortadan kalksa bu isimler yeniden herşeyi öğretebilecek donanıma sahiptir. Ancak öğrenci yetiştirebiliyorlar mı bilmiyorum. Bakın Kur’an harflerinin hakkını vermemek, tecvid ve talimden uzak olmak bir Kuran okuyucusuna ve hafıza yakışmaz. Bazı arkadaşlar da hoca önünde talim okuyor gibi okuyorlar; belki yanlış diyemezsiniz, ama musiki açısından tat vermez. Tavır filan arama.



Peki İstanbul tavrı ve Arap Tavrı nedir?



Arap tavrı, Mısır’da tecelli ediyor. Ülkemizde bunu taklit etmeye çalışanlar var; ancak çok iyi beceremiyorlar. Mısır’da Muhammet Ferid- üs Sencuni diye bir zat var. Onun okuyuşunu daha sıhhatli buluyorum.



Siz Arap tavrını nasıl öğrendiniz?



Efendim küçük yaşlarda Adana’da hafızlık çalışırken, Arap radyolarını dinlerdim. O yayınların neticesinde kendi çabalarımla öğrendim.



Ya İstanbul tavrı?



İstanbul tavrı esas Üsküdar tavrı imiş, benim hocam o tavrın temsilcisiydi. Tavır sözle anlatılamaz. Ancak okunur. (Üstad Kani Karaca bu bölümde kısa bir sureyi Arap ve İstanbul tavırlarıyla okuyor. Biz de mest oluyoruz.)



Ülkemizde Arap tavrı yaygın değil mi?



Değişik olduğu için cazip geliyor. Ama bazı okuyucular İstanbul tavrı diye okuduklarında onun Rumeli’den gelen bir tavır olduğunu bilmiyorlar. Esas tavır Üsküdar tavrıdır. Sanıyorum onu okuyan da pek kalmadı.



Bunun son temsilcisi siz misiniz?



Bunun son temsilcisi Hafız Ali Efendi idi. Biz de, hamdolsun, ondan feyz aldık
Bestelerinize gelmek istiyorum. Şarkılar gazeller, ilahiler… Halihazırda beş altı şarkım birkaç da ilahim var. Daha ziyade yorumcu olmaya çalıştım. Muhatap bulamayacağınız için şevkiniz kırılıyor. Dolayısıyla beste yapamıyorsunuz.



Unutulan makamları sizin bildiğiniz söyleniyor…



Estağfirullah. Eski makamların çoğu unutuldu. Aslında bütün makamları severim. Gerek suzinak, gerek mahur, nihavent, bunlar beylik makamlar. Ama öyle isimler var ki adı sanı duyulmamış, mesela maveraünnehir, kimse bilmez, nihavend-i kebir, kimse bilmez. Ruy-i ırak, kimse bilmez. Bugün kullanılan makamlar, beste nigar, hüseyni, bayati… Ama adama sorsan, ne bilir adam rahat fezayı, tarz-ı cedidi…. Bugün rahat-ül ervah beste yapsam kim dinleyecek; şarkı veya ilahi. Bugün benim yapacağım suzinak, mahur, uşşak, hüseyni; zaten milletin kulağında bunlar yer etmiş.



Konservatuarlarda öğretilmiyor mu?



Konservatuardakiler ne biliyor ki ne öğretecek? Bilseler bile makamın şeklini ortaya koyamazlar ki…



Ellerinde nota olmasa sipsivri kalırlar ortada. Makamlara gelince toplam sayısı 500’ü bulur. Birçoğu da isimlendirilmemiş. Benim Sadettin Kaynak Hocam’dan öğrendiğim, 119 makamlık Ahmet Avni Bey’in çalışmasıdır. Bazı Mevlevi ayinlerinin bölümlerinde geçer bu makamlar.



Türk Sanat Musikisi’nin durumunu nasıl görüyorsunuz? Beste yapan kalmadı galiba?



Beste çıksa bile musikiye sığmayacak şeyler. Bir kere Türk Musikisinin temeli, makam ve usul gelir. Bunları öğrenmeden insan hiçbir şey okuyamaz. Musikiyi bilmiş sayılmaz insan. Nota bilmekle iş bitmiyor. Makam usul bilmeden günde 50 tane nota yaz, bir kıymeti harbiyesi yok.



Öğrencileriniz oldu mu?



Konservatuarda bir dönem çalıştım, ancak bu işe heves eden olmadı.



Peki, bu kültür bitecek mi?



Valla, hükümet ilgilenmeli ama o da hangi konuyla ilgilenecek ki? Bu işin üstadlarını bulup onları finans ederse bu iş ortaya çıkar.



Vefasızlıktan yakınıyorsunuz zaman zaman.. Toplum halkıyla yöneticisiyle kıymetinizi bilemedi mi?



Efendim doğru. Bir toplulukla bilgili biri bulunduğu zaman başkalarının işine gelmiyor o yüzden harcanıp gidiyoruz



Arap hafızlar bozulduYurtdışı seyahatleriniz var. Amerika, İngiltere..
Evet, Amerika’da, oradan organize ediyorlar ve gidiyoruz. İkibin kişilik salonda çıt yok. Bizim burada gazoz sesleri, kıkırdamalar filan yaşanıyor. Sema törenini büyük dikkatle izliyorlar. Önümüzde Japonya ve Yunanistan seyahati var. Amerika’daki verdiğimiz konserden sonra New York Times Gazetesi “Efsanevi vokal seyircinin nefesini kesti” ifadesini kullanmıştı.
Bir de sizin Arabistanlı hafızlarla rekabetiniz var.



Efendim beni İstanbul’a getiren Ağabeyin evinde Arabistan’dan konuklar ağırlanırdı. Çeşitli sohbetler yapılır, Kur’an ve ilahiler okunurdu. Ben de oradaydım ve Seyyit Muhammet isimli bir işadamı vardı. Ben okudum. Beni çok beğendiler. İlginçtir Arap tavrıyla okudum. Adam şaşırdı. “Bu kadar güzel okuyan bir Türk genci olacağını hiç bilmezdim” dedi. Bizi Hacca davet etti. Tüm masraflarımızı o karşıladı.



Sonra Kral Faysal’ın sarayında İslam ülkelerinin temsilcileri bir araya gelerek, müzakerelerde bulunuyorlar. Orada benim Kur’an okumamı istediler. Ancak Arabistan’ın ileri gelen hafızları bu işe bozulmuş ve zamanın İçişleri Bakanına giden hafızlar buna itiraz etmişler. Ancak bakan bunları kovmuş. “Türkiye’den bir hafız gelip burada iki satır bir şey okusa sizin neyiniz eksilecek” diye kızmış. Ben Euzü Besmeleyi çektim ve Yunus Suresi’nden bir bölüm okudum. Mekke Radyosu da bunu banda alıp zaman zaman yayınlamış.



Üstadım aileniz hakkında bilgi verir imsiniz?



Görücü usulü ile evlendim. İki oğlum bir kızım var. Oğlum ve kızım evlendi. Diğeri benimle beraber. Büyük oğlum, Matematik mühendisidir. Birara gitar ve mandolin çalmıştı. Ancak şimdi ilgilenemiyor. Diğer oğlum org ve piyano çalıyor.



Türk Sanat Müziği’nin üstadlarıyla birlikte oldunuz. Bir anınızı anlatır mısınız?



Allah rahmet etsin hepsi iyi insanlardı. Münir Nurettin çok hoş sohbet bir insandı. Hatta vefatına yakın bana şarkılarını bir kasede okumamı istedi. Ancak bunu yapamadık. Hiç unutmam bir gün konservatuarda Cevdet Bey’in odasında oturuyorduk. Bir öğrenci gelerek Münir Nurettin’e;



“Hocam” dedi, “Kemanımın yayı yok derse giremeyeceğim.” Hoca “Önemli değil, yay bulunur” dedi. Bu kez, “Kemanım yok” dedi. Hoca, öğrenciye, “Keman da bulunur” dedi. En nihayet öğrenci dedi ki; “Hocam Şişli Etfal’de bir akrabam var. Onu ziyarete gideceğim.” Maksadı ortaya çıktı. Münir Nurettin dedi ki; “Şu işe bak, öğrencilerin peşinden koşuyoruz.”



İstanbul’u nasıl buluyorsunuz? Eski ve yeni olarak.



Eskiden daha manevi bir atmosfer vardı. Samimiyet yok artık. Şimdi o yok. Bol bol cep telefonu sesi duyuyoruz.



Röportaj : İbrahim YARIŞ



2 Yorum “Ruhu Şâd Olsun…”

  1. ferahfeza :

    kani karaca ile ilgili yukarıdaki haberi görünce başta sevinmiştim. ama devamındaki yazıyı okuyunca bir hayal kırıklığı yaşadım doğrusu. “dinî ve ladinî musikinin büyük temsilcisi…” gerisini okumaya gerek yok zaten. bu ayrım hakkını insanlara kim veriyor. musikinin kaynağı tektir. bu hala anlaşılamamışsa başka söze hacet yok. bu anlayışla bir arpa boyu yol alınmaz. özellikle bu sitede ifade edilmesini asla kabulenemiyorm. başka ifadelerinizde olduğu gibi özellikle bu konuda daha hassas ifadeler kullanmanızı rica ediyorum.

  2. hkirmizi :

    Allah mekanını cennet eylesin Kani hocamız eşi bulunmayan bi insandı.

Yorum Yaz

Yorum yazabilmeniz için sisteme giriş yapmanız gerekmektedir.